MODERN ZAMANLARIN SİMURG’U LÜBNAN (4)

HATİCE ASAROĞLU

Muhteşem güzellikte Jeita Mağaraları

Olmadı Halil Cibran, yapamadım. Kayıtsız kalamazdım. Bunca güzelliğin ruhumda ahenkle dans edişine kelimeler giydirmeden duramazdım.

 

 

Biletleri aldığımız yerden teleferikle küçük bir tepeye neredeyse binmemizle inmemiz aynı anda gerçekleşen bir ivedilikle mağara giriş ağzına ulaştık. Aman canım teleferiğe ne gerek vardı yürürdük buncağız yolu diye birbirimize takılmadan edemedik. Biz de alası vardır, anlatmasını bilemeyiz, yaban eller ise, en ufak bir güzelliği bile katmerleştire katmerleştire herkese ulaştırır. Bu teleferik deneyiminden sonra mağara ile hayal-i sukuta uğrayacağız endişesiyle, Tokat Ballıca mağarasından da mı güzel olacak ki diyerek burun kıvırarak girdiğimiz bu mağaranın dehşet görüntüleri bizi tepe taklak etti. Epey uzun bir kulvarda ilerleye ilerleye -daha doğrusu tırmana tırmana- yol aldık. Her bir alan envai çeşit heykel tarlasını andırıyordu. İnsana, hayvana, bitkiye benzeyen heykelimsi oluşumlar dört bir tarafta konuşlanmış vaziyette doğal bir müze havası veriyordu. Mağara bölümlerinin, sarkık ve dikiklerin aldığı şekillere göre adlandırıldığını gördük. Mantar bölgesi mantar şeklinde sarkık-dikiklerden, karnabahar bölgesi karnabahar şeklindeki sarkık ve dikiklerden müteşekkildi. Bir film sahnesi kadar güzel ve gizemli bu alacakaranlık, loş mağarada yürürken asla bir mağarada olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Öyle geniş ve derinlikli ki sanki başka bir dünyadasınız. Sekiz metre yirmi santim uzunluğu ile dünyanın en uzun sarkığının burada olduğunu, sarkık ya da dikiklerin her bir santiminin yüz senede oluştuğunu mağarayı adımlarken öğrenmiş olduk. Fotoğraf çekmenin yasak olduğu bu mağaranın içi sanki tek görevi fotoğraf çekenleri yakalamak olan ajanlarla dolu idi. Maria’ya fotoğraf çekmeyeceğimize söz verdiğimiz için girişte telefonlarımızı dolaplara bırakmadık ama bu harika görüntüleri niye fotoğraflayamıyoruz diye hayıflanmadan da edemedik. Bu mağarayı belki de yüz kez dolaşmış olan Maria için Jeita büyüsünü kaybetmiş olmalı ki, sonsuzluk diye nitelendirdiği yükseltiye kadar bize eşlik edemeyeceğini söyleyerek bizi yalnız bıraktı. Biz gidilebilecek en üst noktaya kadar çıktık. Bu noktadan mağaradağı evet mağaradağı gözlemlemek gerçekten nefes kesen bir deneyimdi. Bu en yüksek noktadan bir taş atsanız vardığı son noktayı ne görebilmeniz ne de sesini duyabilmeniz mümkün. Şimdi anlatırken bile aynı hisleri yeniden yaşadığımı belirtmek istiyorum. O en uç tepede tüm güzellikleri küçücük bir noktadan kavramışken, bir nevi sonsuzluk hissini yakalamışken, yeryüzünün bu muhteşem güzelliklerini doya doya seyre dalmışken insanın hiç aşağılara inesi gelmiyor. Yeryüzünün derinliklerine dalmışken bir dağın şahikasındaymışsınız gibi hissettiren Jeita gerçekten görülmeye değer bir doğa harikası.

 

Burun kıvırarak girip tepetaklak olduğumuz birinci galeriden sonra acaba ikinci galeri nasıl diye beklentilerimiz ve merakımız bin kat daha artmış bir vaziyette ikinci mağara için yola koyulduk. Yine üç beş adımlık yürüme mesafesinde olan bu yolu oyuncak tren mesabesinde bir araçla aldık. İçeri girer girmez mağara içindeki nehir dikkatimizi celbetti hemen hiç vakit geçirmeden elektrikli sandallarla yer yer başımıza kadar inen sarkık dikikler arasında kafamızı eğerek sandal sefası sürdük her anın her güzelliğin tadına vara vara. Öylesine dar geçitlerden ustalıkla geçen sandalcının mahareti de övgüye değer doğrusu. Bu mağara da masalsı bir gizem içinde üst galerideki dikik ve sarkıkların benzerleriyle donatılmış başka bir doğal müze görünümündeydi. Sandalla müze gezmiş miydiniz hiç? Eğer yolunuz Lübnan’a Beyrut’a düşerse Jeita mağaralarını asla kaçırmayın derim. Yolunuz düşmezse de “düşürün” derim.

HARİSSA TEPESİ MERYEM ANA HEYKELİ

Ana merhametine muhtaçlığın, anaç korumanın önemine binaen sanırım bazı ülkelerde “anne” temalı heykeller tüm şehri kucaklarcasına en tepe noktaya konuşlandırılıyor. Benzer bir heykeli Gürcü Anası adlı heykelle Tiflis’te görmüştük.

Harissa tepesi 600 m. yükseklikte, şahane bir panoramik Beyrut görüntüsü alabileceğiniz mutena bir yer. New York’taki Özgürlük Anıtı’nı yapan Fransız firma yapmış bu 14 ton ağırlığındaki bronz Meryem Ana heykelini. Bu bronz heykel sonradan beyaza boyanmış. Arkasında bulunan kilisenin de ayrı bir hikayesi var. Atalarını (Kenanlıları, Fenikelileri) en iyi anlatan kilise yapmaları istenmiş Lübnanlı mimarlardan. Fransa’da yaşayan Lübnanlı mimar birinci olmuş bu yarışta. Dışarıdan bakıldığında dev bir tekneyi andıran bu mimari yapı, yukarıdan bakıldığında da sedir ağacı görüntüsü çiziyor. Her ikisi de gerçekten Lübnan tarihinde çok önemli iki sembol. Sedir zaten bayraklarında yer alarak ölümsüzleşmiş. Dünyanın en iyi sediri Lübnan sediri imiş, ayrıca içinde bulunan sıvı haşereleri uzaklaştırdığı için mumyalamada ve mimaride Mısırlıların çok işine yarıyormuş. Bu sediri almak isteyen Mısırlılarla, atalarının, mazbut bir hayat yaşayan Kenanlıların yapmış oldukları bu sedir ticaretini sembolize eden bu mimari yapı birinciliğe layık görülmüş. Lübnanlıların usta birer tüccar olduklarını da bu olay vasıtasıyla öğrenmiş olduk. Akdeniz’de yapılan ilk ticaret anlaşmasının da Kenanlılarla Mısırlılar arasında yapılan bu ticarete dayalı antlaşma olduğunu öğrendik. Ataları Mısırlılarla bu ticareti teknelerle yaptıkları için kilise mimarisinde tekne figürü, bu ticareti de sedire borçlu oldukları için sedir ağacı figürü övgüye değer bulunmuş ve kilise mimarisinde sembolize edilmiş.

Odun ateşinde pişirilen, Zaatarlı (zahter), peynirli pek çok çeşidi bulunan, ince pide/pizza görünümündeki hamur işi (mankouche) son derece lezzetliydi. Fiyatı da çok uygun olan bu lezzetli aperatifi yolunuz Harissa Tepesi’ne düşerse asla kaçırmayın derim. Karnımızı doyurduktan sonra, inişe geçtik. Bu sefer, tepeden epey uzun ve keyifli bir teleferik yolculuğu ile dünyanın merkezine yolculuk yapar gibi usul usul şehir merkezine indik.

BALTAZAR’IN YOLCULUĞUNUN BAŞLADIĞI YER: BYBLOS

Teleferikten iner inmez bizi bekleyen aracımıza binip Byblos’a doğru yola koyulduk. Arka fonda yine Feyruz, konumuz bu sefer Türkiye, diziler, yazarlar ve eserleri. Türk kökenli olması nedeniyle Türkçe pek çok eseri biliyor olması Maria ile Amin Maalouf’tan, Kenize Murad’dan, Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri’nden bahis imkanı doğurdu bize. Amin Maalouf’un “Yüzüncü Ad” isimli eserinde Baltazar’ın yolculuğuna başladığı Byblos’a doğru ilerlerken Kenize Murad’ın Saraydan Sürgüne adlı eserinde Selma Sultan’ın sürgün yaşadığı yerlerden geçtik. Muz seslerini öğrendik: Lübnanlı bir adama savaş size neyi unutturdu diye sorduklarında “muz sesleri” diyor. Yol esnasında muz seslerinin ne olduğunu yine Maria’dan öğrendik. Lübnan’da kilometrelerce uzanan muz tarlaları var. Akşam gün batımına yakın muz tarlalarındaki hevenkler çıt çıt sesleri ile açılmaya başlarmış. Binlerce muz hevenginin oluşturduğu bu musikiyi duyabilmeyi gerçekten çok isterdim. Savaşın tarlalardan uzaklaştırdığı insanlar, bomba silah gürültüsü arasına sıkışıp kalmış, bu muz seslerini yeniden duyabilmeyi özler hale gelmişler iç savaş boyunca.

“One Minute” çıkışıyla, dizilerimizin popülerliğiyle Türk hayranlığı son derece tutkulu bir hal almış Lübnan’da. İlk akşam su almak için girdiğimiz markette Türk olduğumuz anlayan market sahibesinin gayet samimi bir şekilde Türkçe “iyi akşamlar” deyişi hoş bir anı olarak yerleşti hafızamıza. Türk dizileri çok seviliyor. Dizi aşkına Türkçe öğrenenlerin sayısı da bir hayli artmış durumda. Türk sinema, dizi film sanatçıları Hollywood yıldızı gibi karşılanıyor bu ülkede.

 

Antik bir Fenike liman şehri olan Byblos Yunanca papirüs anlamına gelir. Byblos sürekli yerleşim yeri olarak kalmış dünyanın en eski şehirlerinden biri olarak Unesco’nun Dünya Mirasları listesinde yer almaktadır. Gerçekten küçük ama çok güzel bir Akdeniz kasabasıdır. Yaklaşan noel hazırlıklarına kasabanın her köşesinde şahit olduğumuz bu yer, muhteşem deniz manzarasıyla, obelisk ya da canavar figürlü Fenike tekneleri gibi hediyelik eşya satan eski tarz pazarı ve mimarisiyle otantik, bozulmamış bir görüntü çiziyor hemen denizin kenarındaki mümbit topraklara. Yine Maria’dan öğreniyoruz ki Bybloslular ya da orijinal adıyla Jbaylliler, Latin alfabesinin temeli sayılan lineer alfabeyi bulan kişilermiş. 1922 yılında yağan yağmur ve heyelan antik Fenike krallıklarına ait kalıntıları ortaya çıkarıyor. Heyelan sonrası ortaya çıkan lahitlerde, hiyeroglif, sembolik yazıdan sonra kullanılan ilk alfabenin bu topraklarda Kenanlılar tarafından vücud bulduğuna işaret ediliyor. Maria’dan duyduğumuza göre hem Latin hem de Arap alfabesinin başlangıç noktası bu Kenan alfabesi olmuş. Mısır’a gidenlerin hiyeroglif alfabeyle isimlerini yazdırmaları nasıl bir gelenek halini almışsa Byblos’ta da Kenan alfabesiyle adını yazdırmak da aynı şekilde gelenekselleşen turistik bir adet olmuş. Bu şirin Akdeniz kasabasında ‘an’ı ölümsüzleştirmek isterseniz otantik bir tezgâhta, tarihin ilk alfabesiyle adınızı yazdırıp güzel bir anı götürebilirsiniz memleketinize.

Byblos’a giderken yine yeni şeyler öğrendik Maria’dan. Lübnanlı Marunilerin kökeninin Mardin’de yaşayan Süryaniler olduğunu, bundan yüzyıllarca yıl önce Aziz Marun adında bir din adamının takipçisi olduklarını, o yüzden Marunî olarak adlandırılageldiklerini, aslında Ortodoks olmalarına rağmen Vatikan’a bağlanıp Katolik olduklarını, nüfuzu en fazla olan Hıristiyan grup olduklarını.

Byblos’u önce rehberimiz Maria eşliğinde şöyle bir turladık. Ardından serbest zamanda, eski yapıların surların arasından deniz kıyısına indik. Sakin bir güne tenakuz devasa dalgaların gel gitleriyle biz de eski ile şimdi arasında salına salına kumsalın, güzel günün tadını çıkardık. Denize nazır surların içinde otantik bir restoranda sükûn bulmaya oturduk. Tam sükûn bulacağız derken o devasa dalgaların fırtınanın habercisi olduğunu biraz geç de olsa anlamış olduk. Çok şükür ki kapalı mekânı da olan bu restoranda ıslanmadan denizi kabartan, göğü coşturan, ortalığı birbirine katan fırtınayı uzaktan tatlı tatlı izledik.

Harissa Tepesi’ndeki hamur işleriyle güzelce doyurduğumuz karınlarımız çok acıkmadığı için Maria’nın bahsini ettiği mezelerden tatmaya karar verdik. Tabule (maydanoz, domates, naneden oluşan bir salata), Fattuş (bol sumaklı, ekmekli yeşil salata), humus, muttabal (tahinli patlıcan) sipariş ederek Lübnan damak tadının kıyılarında şöyle bir dolaştık. Önyargılı asla değilim ama şu ana dek gezdiğim onca ülke içinde damak tadına bayıldığım bir lezzete rastlamadım. Elimden geldiğince gittiğim her ülkenin geleneksel tatlarını tattım ama şu ana dek ‘işte bu’ diyeceğim bir tane bile çıkmadı. Kendi damak tadımız elbetteki bize çok lezzetli gelmesi elbette çok doğal bir durum. Ama ülkemizi ziyarete gelen turistlerin Türk damak tadı damaklarında ülkemizden ayrıldıklarına eminim pek çoğumuz şahit olmuştur. Biz başka güzeliz. İnsanıyla, iklimiyle, havasıyla, doğal güzellikleriyle, tarihi eserleriyle, uygun turizm imkânlarıyla ülkemiz gerçekten bir başka güzel! Ya Türk mutfağımız? Bizim Tokat kebabını, İskender kebabını, Kayseri mantısını vs. yazmaya devam etsem kendimi zor durdurabileceğim bu listenin nerelere kadar uzayacağını kestirmek zor. Eh Lübnan’dan aklında kalan damak tadı ne derseniz, Baalbek’ten dönerken yediğimiz Sipiha (minnacık pideler) ve Mankouche peynirli zahterli hamur işi Lübnan lezzetleri olarak aklımda kalacak.

DİP NOT: (*) Halil Cibran dizeleri

Yarın: Zahle

İlginizi Çekebilir

BTSO Başkanı Burkay’dan ‘ortak akıl’ vurgusu

 Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO) bünyesinde iş dünyası temsilcilerini akademisyenler, kamu ve sivil toplum ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir