MODERN ZAMANLARIN SİMURG’U LÜBNAN (5)

HATİCE ASAROĞLU

Baalbek yolunda turistik uğrak; Zahle

Üçüncü günümüzde Bekaa Vadisi’ne, Baalbek’e doğru yola koyulduk. Yolda ilk dikkatimizi çeken şey beton yığınların içine hapsedilmiş tank figürü oldu. Savunma Bakanlığı’nın önüne dikilen bu anıt bina oldukça manidardı. Tanklar hep böyle betonların içine hapsolsun, bir daha asla kullanılmasın mesajıyla bu değişik tarz anıt, ibretlik bir anı olarak zihnimizde yer etti.

Rehberimizin tavsiyesi üzerine meşhur Lübnan tatlıcısında mola verdik. Geleneksel Lübnan tatlılarını tatma imkânı bulduk. Bizdeki künefeye şekil olarak tıpatıp benzeyen ama lezzet bakımından oldukça yavan tatlıları var. Bu tatlıyı kadayıftan değil de irmikten yapıyorlar. Kursağımızdan biraz da Lübnan tatlısı geçirmek için verdiğimiz bu molanın ardından yine Maria’ya kulak verdik: Hafız Esad döneminde Bekaa Vadisi Suriye hakimiyetindeymiş, iç savaş bittikten ancak on beş yıl sonra Suriye buralardan çekilmiş. Deniz kıyısından başladığımız yolculuğumuzun en yüksek noktası Dar-ul Baytar’dan aşağıya Bekaa Vadisine doğru inişe geçtik. İlk durağımız Chtura. Irak Suriye tarafından gelenlerin son durağı olmuş Chtura. Nereden buldun diye sorulmadığı için kara para aklamak için gelenler için de cazip bir yer olan Chtura bankacılıkta oldukça ilerlemiş. Bankacılık dışında en leziz sebze ve meyve yetiştirilen yer olarak da ünlenmiş Chtura. Suriye’deki kaos başlamadan önce Körfez ülkeleri yazı burada geçiriyormuş. Zahle mezeciliğiyle de ün salmış. Kilometrelerce uzaktan sadece kurbağa bacağı yemek için Chtura’ya gelenlerin sayısının hiç de azımsanmayacak boyutta olduğunu yine Maria’dan öğrenmiş olduk. Maria da bu kurbağa bacağı sevenlerden biriymiş. Allah’tan Zahle’de fazla durmadık. Bir kurbağa bacağı kalmıştı tatmadığım! Zahle’de değişik bir ad ve tatta bir meyveden bahsetti Maria. İçi kremalı bir meyve! Kurbağa bacağı hiç aklıma gelmez ama “ashta”yı yemeden geldiğim için hala üzülürüm. Hep denir ya eksik bir şeyler bırakın geride tekrar gelmeye sebebiniz olsun. Ben de Mısır’da “patata”yı Lübnan’da “ashta”yı bıraktım. Tekrar gitmek umuduyla inşaallah…

Ömer Şerif’in, Shakira’nın köklerinin olduğu, tüccarların konakladığı, yemek yediği İpekyolu kavşak noktalarından biri olan Zahle, Baalbek yolunda ziyaret edilmesi tavsiye edilen turistik noktalardan biridir. Zahle’de Cemal Paşa’nın karargâh olarak kullandığı hastane binası şimdilerde otel olarak işlev görüyor ve meraklı turistlerin de ziyaretine açık.

BAALBEK


Kuzeydoğu Lübnan’da, güneş kenti Heliopis, Baalbek’teyiz. Bu bölge Baal (güneş) tanrısına tapanların şehri olarak biliniyor. Milattan binlerce yıl öncesine dayanıyor Baalbek’in geçmişi. Kent Fenikeliler tarafından yapılmış. Baalbek Bekaa’nın en yüksek bölgesi. Eskiden sunaklar en yüksek noktalara yapılırmış. Heliopis adı verilen bu antik şehir, birbiri ardına dizili Venüs, Jüpiter, Baküs tapınakları ile meşhurdur. Bunlar içinde en şanslı olanı Venüs tapınağı çünkü neredeyse ilk yapıldığı gibi çok fazla deforme olmadan günümüze kadar ulaşabilmiş. Tapınakların bile dişisi şeklini nasıl da koruyor diye esprisini yapmadan geçemedik bu tapınağın tarihe şahitlik etmiş binlerce yıllık duvarları, sütunları arasında. Bu tapınaklar Unesco tarafından koruma altına alınmıştır. Tapınakların girişinde döneme ait eserlerin sergilendiği bir müze ziyaretiyle tarihin binlerce yıllık geçmişine uzanan yolculuğumuza başlıyoruz. Bu tapınaklardan birinin 18m. yüksekliğiyle dünyanın ayakta duran en büyük Roma tapınağı olduğunu öğreniyoruz. Bu devasa mimarinin binlerce yıldan kalma olduğuna inanmak gerçekten zor. Bir kez daha aklımın zorlandığını hissediyorum. Modern bilimin gönüllerimize kurduğu o dokunulmaz tahtın bir kez daha sarsıldığını hissediyorum. Mısır’ın ardından Lübnan kafamda yıkılan tabuların hala sağ kalan, can çekişen son kalıntılarını da süpürdü attı. Artık daha net bir görüşle, daha deruni bir hissiyatla mekân okumalarımda yerleşik yanlış kalıpları bir kenara atıp gözlem yapma imkânı buluyorum.

Baalbek, Kenanlılar, Yunanlılar, Büyük İskender, Romalılar gibi pek çok kadim uygarlığa ev sahipliği yapmış. Dünyadaki en büyük taş bloklarıyla yapılan tapınağın yapımı 300 seneyi bulmuş. Yeri hazırlanıp getirilemeyen taşlar olmuş tapınak yapımında. Tapınakları gezmeye başlamadan önce bu taş ocaklarından birine uğramış, devasa boyutta yekpare bir taşı görme imkânı bulmuştuk. Yerinden götürülemeyen bu koca taş parçası, onca taşınanların hikayesini anlatmak için sanki özellikle kalmış, yolu Baalbek’e düşen ziyaretçilere tarihin en canlı şahidi olarak dil döküyor.

KSARA MANASTIRI


Bin sekiz yüz ellili yıllarda Cizvit papazların kurduğu Ksara Manastırı şimdilerde şarap üretim merkezi olmuş durumda. Dünyanın en eski şaraphanesi olduğunu iddia ettikleri bu manastıra ait Maria’nın anlatacakları olmasa şaşardım. Kulak verin: Manastırda her gün bir tavuğun kaybolduğunu fark eden papazlar bu işin peşine düşer, ne olduğunu araştırır, etrafı gözetlemeye başlarlar. Sonra görürler ki, her gün bir tilki bir tavuğu alıp götürmekte, manastırın arkasında hemen kaybolmaktadır. Tilkinin peşine düşen papazlar tilkinin gözden kaybolduğu noktada mağaralar olduğunu keşfeder. Bu mağaraları mahzen olarak kullanmaya başlarlar, şarap üretimini de artırırlar.
Manastırın olduğu bu yerde şimdi bir işletme var. Hem şarap üretimi yapıyorlar hem de bu ilginç mağara mahzenini görmeye gelen turistlere zengin hizmet anlayışıyla istedikleri dilde (Arapça, İngilizce, Fransızca) rehberlik ederek mağara mahzenin hikayesini anlatıyorlar. Tilki tavuk hikayesini bir kez daha buradaki rehberlerden dinledik. Her yıl üç milyon şişe şarap üretilen bu işletme ihracat yapıyor, aynı anda bin şişe şarabı bu mağaza mahzenlerde depolayıp, saklayabiliyor. Güzel bir doğal çevrede akşam üstü girdiğimiz gezdiğimiz mahzenlerden çıktığımızda hava kararmıştı. Noel için süslenmiş, bezenmiş iç ve dış dekorlarıyla albenisi yüksek bu eski ahşap bina ve içinde yüzlerce şarap fıçısıyla dolu devasa mağaralar da ayrı bir yer edindi gezi hatıralarımız içinde.

Havanın kararmasıyla birlikte dönüşe geçtiğimiz aracımızda Maria yine Feyruz eşliğinde bize yol hikayeleri, Lübnan hikayeleri anlattı. Kış mevsiminde gelmek hava sıcaklığı açısından pek de olumsuz bir durum yaratmamıştı ama kısa günler merakımızı doyurmaya yetmiyordu. Maria’nın anlattığı her yeri görmek, her hikâyenin izini sürmek, Lübnan’da ‘görmeden gitme’ denilen her yere ulaşmak istiyorduk ama nafile! Süremiz maalesef kısıtlıydı. Ancak şunu da söylemeliyim yola çıkmadan önce üç gece dört günlük bir gezinin Lübnan gibi küçük bir ülke için epey uzun bir tatil olacağını düşünmüştüm, yanılmışım. Günlük ekstra turların hepsine katılınca Beyrut şehir merkezine pek de bir şey kalmadı. Ksara’dan dönüş yolunda Maria’nın anlattığı Sursock Sanat Müzesini çok istememe rağmen gezmeye vakit bulamadım. Kısa kış günü çabuk bitiyor, hava gece bile bahar havası kıvamında dolaşmanıza elverişli bir ortam sağlıyor olsa da mesai bittiği için resmi yerler kapandığından ne bahsi geçen müzeleri ne de Maria’nın araştırıp bana geri dönüş yaptığı kütüphaneleri gezme imkânı bulamadım. Sursock ailesinin insancıl çabaları, cömertliği gerçekten dillere destan. Çok zengin olan bu aile I. Dünya Savaşı’nda tüm varlığını insanlar açlıktan ölmesin diye yardım amaçlı harcamışlar. Bu ailenin son varisi Nikola Sursock sarayını Beyrut belediyesine hibe etmiş. Şu an bu saray sanat müzesi olarak kullanılmaktaymış.

DİP NOT: (*) Halil Cibran dizeleri
YARIN: Beyrut’un modern yüzü

İlginizi Çekebilir

Bursa’da ölümden dönen defineciler eşkıyanın hazinesinin peşindeymiş

Bursa’nın İznik İlçesi’nde önceki gece mağarada define ararken hayatını kaybeden bir kişi ve 10 arkadaşının ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir