MODERN ZAMANLARIN SİMURG’U LÜBNAN (6)

HATİCE ASAROĞLU

Beyrut’un modern yüzü

 

 

Her şehrin iki yüzü vardır. Biri geçmişi anlatır, öteki ‘an’ı. Ben her zaman geçmişin peşine düşmeyi modern yüzene tercih ederim. Tercih ederim derken eskiyi öncelerim ama yeni yüzünü de görmemezlik etmem!

Kadim geçmişi keşfe dair bu seferki tercihim gezimin neredeyse tamamını kuşattığı için o şaşalı Beyrut’u ve adını böylesine ünlendiren gösterişli vechesini, şehrin göbeğinde sakladığı modern Beyrut’u az kalsın göremeden dönecektim. Neyse ki son gece buna vaktimiz oldu. Gün boyu Beyrut dışında olduğumuz için ancak gece görme imkânı bulduğum Yıldızlar Meydanı, belki de adına yakışır bir şekilde geceleyin ışıl ışıl haliyle görülmek istediği için onca gündür kendini gecenin karanlığına sakladı. Saat Kulesi, Parlamento binası, kiliseler restoranlar, kafelerle çevrili Nejmeh Meydanı trafiğe kapalı alanıyla huzur içinde turistik gezi yapabileceğiniz bir alan. Beyrut souks adını duyduğumda Arap şehirlerinin klasikleşmiş medine dedikleri eski şehir eski çarşılarını bulacağımı ummuştum. En azından Dubaii’deki Jumerah gibi bir yer bekliyordum. Modern bir kabuğun içine saklı geleneksel, otantik bir çarşı bekliyordum. Ancak karşımda modern bir avm görünce hayal-i sükuta uğramış bir vaziyette girmemle çıkmam bir oldu. Turistik gezilerde en haz etmediğim şey alışveriş yapmak. Bence çok gereksiz bir zaman kaybı. Ben ülkemde herşeyin en iyisini, en güzelini, en uygununu zaten biliyorum, buluyorum. Dünyanın bir ucundan elbise, kazak alıp bir de onları yük etmenin mantığını bana kimse izah edemez. Zevk ve tercih meselesi tabii ki. Beyrut souks çıkışında Maria’nın pek çok kez bahsettiği yere “I Love Beirut” yazısının olduğu yere ulaştık. Burada bir kafede soluklanıp yine yürüyerek otele döndük. Ancak bu sefer kestirme yollardan…Ah Beyrut ne de çabuk alıştırdın bizi kendine!

 

Son günümüzde Beyrut Ulusal Müzesi’ni gezme fırsatı bulabildik. Tarih öncesinden on altıncı yüzyıla kadar tarihe şahitlik etmiş pek çok tarihi eserin sergilendiği müze Mısır Kahire Müzesi yanında sönük kalsa da meraklıları için yine de güzel donatılmış bir mekân. Müze girişinde hediyelik eşya satan küçük bir mağaza ve tiyatro bölümünden oluşan bu devasa taş bina haşmetiyle göz kamaştırıyor. Alışveriş yapmam dedim ama hiçbir şey almam demedim. Laf aramızda kalsın, bu küçük, otantik hediyelik eşya mağazasından sembolik bir şeyler aldım. Şu an evimdeki kütüphanemin gezi köşesinde tüm endamıyla salınıyor.

Bağlara gidelim sevgilim, üzümü ezelim ve şarabı yıllandıralım, Yılların yorgunluğunu saklayan ruhumuz gibi.

Haydi meyveleri karıştıralım, çiçeklerin kokularından süzelim.

Evimize dönelim, çünkü ağaçlar sararıyor ve yaprakları uçuruyor rüzgâr, yazın bitmesine kederlenip ölen çiçeklere kefen yapmak için.

Haydi gel, artık kuşlar deniz aşırı memleketlere uçup gittiler, kanatlarında bahçelerin güzellikleri ve yasemin ve mersinlerin yalnızlığıyla ve son gözyaşları saçıldı çimlerin üstüne.

Gel gidelim, ilkbahara kadar akmayacak artık dereler, sevinç gözyaşları kurudu çünkü ve narin elbiselerinden sıyrıldı tepeler.

Gel sevdiceğim, hüzünlü ve arzulu müziğiyle uyanıklığa veda edip uykuya dalıyor Doğa.(*)

Yatmış ama tam uykusuna dalmadan, güzellikleri beyaza bulamadan, derinleşmeden doğanın saklanışı Lübnan’da yolumuzu güzün son demlerini yaşayan güneye doğrulttuk.

 

Şehir merkezinde müze ziyaretinin ardından bu sefer yolumuz Beyrut’un güneyine doğru akıyor. Doğal güzelliklerin, yeşil tarlaların, bahçelerin arasından yukarılara doğru tırmanışa geçtik. İstikamet, Osmanlı havasını, mimarisini, en fazla duyumsayacağımız Beiteddin Sarayı. On sekizinci yüzyıl sonlarında, Emir Beşir tarafından Dair al Qamar’dan birkaç kilometre ötede, sarp bir vadide konuşlanmış Beiteddin kasabasına yapılmış olan bu saray, Beyrut’a yaklaşık elli kilometre uzaklıktadır. Geç gelip çabuk giden nazlı kış henüz o soldurucu yüzünü göstermediği için doğa sonbaharvari güzelliğini ne kadar da cömertçe ve rengarenk sunuyor Lübnan’ın bu bakir topraklarına, şahit oluyoruz. Vadiye konuşlanmış pek çok yerleşim yerlerinin arasından bu vadiyi ekili dikili alanlarıyla bir halı gibi nakşeden insanların emekleri güzel bir tablo çiziyor bu sapa Lübnan kırsalında.

 

 

Bu sarayda en çok dikkatimizi çeken şey, toplumsal statülerine göre tasarlanıp, tefriş edilmiş, saray bölmeleri ile hamamdaki kubbelerin altında siyah gözlük camlarına yansıyan akılları karıştıran ışık huzmelerinin görüntüsü. Birbirine simetrik bir şekilde sıralanmış onlarca delikten oluşan bu kubbeye kafanızı kaldırıp baktığınızda bu delikler ve onlardan süzülen ışık huzmelerinden başka bir şey görmüyorsunuz. Ancak güneş gözlüğünüzü bu kubbenin altında ayna gibi tuttuğunuzda ise siyah cam üzerine düşen kubbe deliklerinin aksi bir haç şekli oluşturuyor. Bu konuya ilişkin emirin gizli bir Hıristiyan olduğuna dair söylentileri de duyunca “acaba?” diye düşünmeden, klasikleşen Lübnan yaşam pratiğini biz de uyguluyoruz: Herkesin dini kendine ne soruyor ne de sorguluyoruz.

Dıştan oldukça sade içi ise kademe kademe zenginleşen saray ziyaretimizi sona erdirirken, yakınlardaki başka bir turistik nokta Musa Kalesi dikkatimizi çekti. Bu kalenin sadece hikayesini dinlemekle yetindik. Musa adında bir genç, sevdiği kıza evlenme teklifi ettiğinde kızın gözü çok yükseklerde olduğu için ancak bir emirin oğlunun ona evlenme teklif edebileceğini söylüyor ve reddediyor. Okul sıralarındayken hocası herkesten resim çizmesini istiyor. Musa hayalindeki kaleyi çiziyor ve hocasından dayak yiyor. Hem sevdiği kız hem de hocası tarafından hakir görülen bu genç ne yapıp ediyor hayalini gerçekleştiriyor. Kendi eliyle yonttuğu taşlarla otuz seneyi bulan bir çabayla istediğini yapıyor. Kimliğini açıklamadan sevdiği kızı ve hocasını kaleye davet ediyor, İki kademeli inşa ettiği kale kapısının sadece alt tarafını açtırıp, her ikisinin de alçak tavanlı kapı girişinden eğilerek kaleye girmeye mecbur ediyor. Musa, kendileriyle görüşmüyor, kimliğini daha sonra öğrenen sevdiği ve hocasından öcünü alıyor, onlar da hatalarını anlıyor.

 

 

Dönüş yoluna geçmeden tavuk dürümle karnımızı doyurduğumuz bir başka güzel noktadan, yüksekçe bir tepeye konuşlandırılmış bir restorandan rengarenk doğayı seyre daldık. Akabinde Dair al Qamar’a uğradık. Cami, sinagog ve kilisesiyle, tipik şirin taş evleriyle, çok hoş bir kasaba olan Dair al Qamar meydanında, her yeri kızıla boyayan gurup vakti heyecanımızı demlendirdik, batan güneşle, biten günle beraber artık sona yaklaşmış olduğumuzu bir kez daha anlamış olduk. Veda vakti gelmişti. Aracımıza bindik, artık anlatacak hikayesi kalmamıştı Maria’nın. Herkes tatlı bir yorgunluk içinde yine Feyruz’un o güzel sesinden canlılık medet umarak koltuklarımıza yayıldık. Son anların tadını çıkarmaya, Lübnan’ın son bakışlarını yakalamaya çalışıyorduk.

 

HER ŞEYDEN BİRAZ BİRAZ

Maria’nın deyimiyle ilk gün coğrafi güzelliklerle, ikinci gün tarihi güzelliklerle, üçüncü gün de doğa güzellikleriyle gözlerimiz, gönüllerimiz bayram etti. Güzel dostluklar, hoş anılar devşirerek nihayete erdirdiğimiz Beyrut gezimizin son durağı Refik al Hariri Havaalanı oldu. Hüznümüzü karanlığa saklayıp, tüm gezi boyunca bize aracıyla yardımcı olan George ve güzel rehberimiz Maria ile tipik bir turistik gezi jübilesiyle vedalaştık.

Hoşçagezin…

DİP NOT: (*) Halil Cibran dizeleri

İlginizi Çekebilir

Siyahi Müslüman lider Malcolm X vefatının 54. yılında New York’ta anıldı

Özgürlük savaşçısı Müslüman aktivist Malcolm X’i anmak için New York’ta etkinlikler düzenlendi. ABD’de ırkçılıkla mücadelenin ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir