Medeniyetin el değiştirmesi 2

XIX. Yüzyılda Batı sömürgeciliğinin, askeri ve siyasi müdahalelerinin yaygınlaşması Müslümanların hayatını doğrudan etkilemiştir. Batılıların sahip oldukları imkanlar, gelişme seviyeleri ve hayat tarzları “modern medeniyet” diye adlandırılmıştır. Tanzimat döneminde “civilisation” kelimesi sözlüklerde “ünsiyet ve tezhibi ahlak” diye karşılanırken temeddün ve medeniyet kavramları da kullanılmıştır. Zamanla “civiliser”, medeniyet vermek, medeniyet götürmek ve medeniyet kazandırmak şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Böylece medeniyet kavramı, yayılmacılığı meşru ve gerekli gören bir içeriğe ulaşmıştır.

Nitekim Namık Kemal, “Bir de insanın hak ve maksadı yalnız yaşamak değil, hürriyetle yaşamaktır. Bu kadar milel-i mütemeddineye (medenileşmiş milletlere) karşı mümkün müdür ki akvam-ı gayr-i mütemeddine, hürriyetlerini muhafaza edebilsinler” diyerek medenileşmeyi zorunlu ve kaçınılmaz gördüğünü ilan etmiştir. Yine Namık Kemal’e göre “Müslümanların kesinlikle din ve ahlak bakımından bir yeniliğe ihtiyaçları olmadığını buna karşılık batıdan teknoloji ve siyasi unsurları almalarına ihtiyaç olduğu” görüşünü savunmuştur. Böylece  Namık Kemal, medeniyeti bir hayat tarzı ve teknik ile teknoloji gelişmesi olarak iki ayrı anlamda kullanmış, bu kullanım daha sonra kültür ve teknik diye yaygınlaşmıştır.

Ziya Gökalp ise medeniyet ve kültür ayırımı yapmış, “medeniyetin evrensel olduğunu buna karşılık kültürün milli olduğunu” belirterek görüşlerini Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak kavramları ile formülleştirmiştir. Türkleşmeyi, İslamlaşmayı kültürün unsurları sayarken, muasırlaşmayı ise evrensel saydığı medeniyetin karşılığı kabul etmiştir.

Türkiye’de medeniyet ve kültür ayırımı Almanya’daki ayırımı hatırlatsa da Türkiye’de baskın olan İslam hayat tarzının batı medeniyetinin öngördüğü hayat tarzı ile uyuşmazlığının da aslında bir karşılığıdır. İslam dünyasında sürüp giden sınır, ırk, mezhep ve bölge çatışmaları olmakla birlikte İslam’ın toplumları dönüştürdüğü ve onlar arasında kalıcı ortak özellikler ve yakınlıklar oluşturduğu da inkar edilemez. Müslüman toplumlar arasındaki çatışmaların sürmesinde siyasi ve dış etkiler daha çok tayin edici olmaktadır.

Avrupalı sömürgecilerin, İslam dünyasını yağma ve talan girişimlerini, direnişlerini büyük katliamlarla yok etme barbarlıklarını, İslam ve Hıristiyanlık savaşı olarak görmek mümkün müdür? Bu savaşın din ile ilgili bir tarafı olsa da iki dünya savaşında da İngiliz Blokunun Almanya ile savaşması dikkate alındığında olayı sadece din farkı ya da din savaşı olarak adlandırmak yetersiz olmaktadır. Huntington vb batılı düşünürler İslam ve Batı medeniyeti arasındaki uyuşmazlığı “medeniyetler savaşı” olarak görmüştür. Ancak bu görüş, iki dünya savaşının tarafları dikkate alındığında daha çok bir isteği bir temenniyi açığa vurmaktadır. Farklı medeniyetlerin varlığı bir rekabeti kaçınılmaz etse de mutlak anlamda çatışmaya da yol açacağı tezi tartışmalıdır.

Cumhuriyet döneminde batı ve ilerleme (terakki) kavramları tartışmasız bir itibara adeta tabuya dönüştü. Bu iki kavramın yerini medeniyet aldı. Aslında bunun geçmişi de vardı. Çünkü Şair Şinasi, Mustafa Reşit Paşa’yı “medeniyetin resulü, fahr-i cihan-i medeniyet”, vücudunu mucize, millet içine görünmesini biset, zamanını ise “asri saadet” saydığı gibi öncesini zulmet ve cehalet ilan etmişti. Adeta onun yaptıklarını “yeni bir din gibi” ve dinin kavramları ile açıklamıştı. Zaten Tanzimat döneminde (1839-1876) medeniyet kavramını Şinasi tedavüle sokmuştu.

Şinasi’nin ardından bayrağı devir alan Tevfik Fikret ise amentü şiirinde “akıl dininin inançları” ile medeniyet “makbul bir yaşam tarzının” karşılığı olur. Çünkü eskiden İslam, “bir müminin tuvalete hangi ayağı ile girip çıkacağından, yemeğini hangi eliyle yiyeceğinden, insanlarla nasıl selamlaşacağına” kadar hayatın bütün detaylarını düzene koyan bir hayat tarzı olduğu görüşü yaygındı. Şimdi Şinasi-Tevfik Fikret çizgisi ile sürüp gelen anlayışta ise artık “medeni insanın hayat tarzını” İslam değil doğrudan batıda (Avrupa’da) geçerli olan adab-ı muaşeret tayin edecekti. Bu anlayışta ise artık medeniyet ya da onun işaret ettiği kavramlar teknik bilgilerin yanında giderek kültürel bir içerik kazandı ve bir ideolojiye dönüştü. Bu ideolojinin savunucusu olan kişilerin kullandığı dini terimlere de dikkat edilirse aslında din ve ideoloji karışımı olan bir hale dönüştü. Elbette bu anlayışın (medeniyetin) dışında kalanlar ise medenileştirilmeleri icap eden vahşiler olarak görülüyordu.

Artık batılı hayat tarzının karşılığı diye kabul edilen medeniyetin tam karşısında ise İslam ve onun geçmişi konumlandırılmıştı. Cumhuriyetle birlikte artık medeniyeti de vahşilere “taşıma gibi kutsal bir görev” başlamıştı. Dolayısı ile geçmişin her türlü mirası medenileşmenin önünde bir engel durumundaydı. Her çeşidiyle o engellerin yıkılması da medeniyetin icabıydı. Avrupalılar kendilerini medenileşmiş (temeddün) saydıklarından, kendileri dışında kalanları da o ölçüde vahşi ve medenileştirilmeği, hatta kurtarılmayı bekleyenler olarak kabul ettiklerinden dolayı yine kendilerini medenileştiren veya medeniyet taşıyıcısı “civiliser” biliyorlardı. Avrupalıların yapıp ettikleri her türlü sömürgeciliği, bir medenileştirme ye da medeniyeti taşıma olarak görmelerinin temelinde bu anlayış vardır. Sömürgeciliğe meşruiyet kazandırdığı gibi  sınırsız bir işgal ve yayılmanın da gerekçesini oluşturmuştur.

Medeniyeti yalnızca teknik bilgi ve icatların karşılığı gören ve bu anlamdan yola çıkarak medeniyet ve kültür arasında ayırımı vurgulayan görüşün temsilcilerinden olan Mehmet Akif Ersoy ise Avrupalıların “sömürgeciliği bir hak ve medenileştirme” faaliyeti saymalarını lanetlemiş ve medeniyeti “tek dişi kalmış canavar” olarak diye nitelendirmiştir.

Kemal Paşa’da “kültür ve medeniyet” ayırımına şiddetle karşı çıktığı gibi, kültürü medeniyet ya da medeniyeti kültür yerine kullanmış ve bunları ayrılmaz birer bütün olarak görmüştür. Zaten “kültür ve medeniyet ayrılmazlığı” bir bütünü kaçınılmaz hale getirir. Kültür, varlığı ile medenileştiren veya yokluğu ile medenilikten çıkarıp ötekileştiren, zelil eden bir unsurdur. Nitekim Kemal Paşa, kültür ve medeniyet ayrımını asla kabul etmediği gibi bir tane medeniyetin olduğunu da sıkça vurgulamıştır:

“Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür…Buraya kadar anlatmak istediğimiz bugünkü Türkiye Cumhuriyeti çocukları, kültürel insanlardır. Yani hem kendileri kültür sahibidirler hem de hassayı muhitlerine ve bütün Türk milletine yaymakta olduklarına kanidirler.”

Bu görüşün devamı sayılacak bir vurguyu da İsmet Paşa yapmış, “harf inkılabının bir alfabe kolaylığından değil, bir kültür değişikliği isteğinden ortaya çıktığını” belirtmiştir.

Nitekim Kemal Paşa’nın anlayışına göre, “Batı medeniyeti dışında geri kalan ve bu geriliklerinde direnen toplumlar üstün ekonomi ve teknoloji güçleri tarafından sömürülmeye mahkumdurlar.” Medeniyeti kurtuluş ve var oluşla eş anlamlı görmüş: “Efendiler, medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya maruzdurlar…Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona bigane kalanları yakar ve mahveder.” Ve bunun vazgeçilemezliğini kendi anlayışı içinde belirtmiştir.

Medeniyet kavramının Kemalist anlayış içindeki yerini belirten Mahmut Esat Bozkurt ise “Batı medeniyeti…bir küldür, ayrılık kabul etmez. Ya hep alınır yahut alınmaz. Tıpkı dinler gibi.” Demek suretiyle medeniyet ve kültür ayrılmazlığı görüşünü tekrarlamıştır.

Kemal Paşa’nın kültür vurgusundan, asırlardır sürüp gelen “Türk Kültürünü” çıkaranlar aynı zamanda medeniyet ve kültür ayrılığını da vurgulamayı ihmal etmiyorlar. Oysa Kemal Paşa, asırlardır sürüp gelen bir kültürün devamını da, medeniyet ve kültür ayrılığını da asla istemediğini belirtmiştir.

Görüldüğü gibi aslında medeniyet, eskiden beri var ola gelenden apayrı bir hayat tarzı olarak yola çıkmış daha sonra bu hayat tarzı ayrı bir ideoloji halini almıştır. Medeniyet ideolojisi her şeyi kapsayan, her şeye düzen veren bir içeriğin de sahibi olarak görülmüştür. Kültür kavramı ile hayatın bazı alanlarının medeniyetin dışında tutulmasını böyle bir ayırım yapılmasını asla kabul etmemiştir.

Yalnızca Avrupa Medeniyetinin kabul edilmesi, Avrupalıları kendi medeniyetleri dışında kalan bütün medeniyetleri silip süpürme gibi bir misyonun sahibi olma iddiasına götürdüğü gibi Türkiye gibi ülkelerde ise medeniyetin dışında, karşısında sayılanların, medeniyet kültür diye bir ikili tasnif yapmaları asla hoş görülmediği gibi “medeniyetin kuvvetli ateşi ile yok edilmişlerdir.” Otoriter ve totaliter yönetimlerin sınır tanımaz baskılarının temelinde kendilerini medeniyet taşıyıcı ya da medenileştirici bir misyona, bir hakka sahip görmeleridir.

Ancak son dönemlerde İslami kesimde giderek artan bir tekrar ile “bizim medeniyetimiz” vurgusu bilinmektedir. Burada “bizim medeniyetimiz”, batılı görüşlere uygulamalara itirazın anahtarı iken yüz yıl öncesinde İslami görüş ve uygulamalara itirazın formülü ise yine “medeniyet” kavramıydı. Görünen odur ki medeniyet el değiştirmektedir. Yüz yıl önce yukarıdan aşağıya toplumu yeniden düzenlemenin, şekillendirmenin adı olan medeniyet kavramı şimdi, kendiliğinden ya da toplumun özgür iradesiyle hayatın akışına bağlı olarak batılı değerlerin ya da hayat tarzının sınırlandırılması veya tasfiyesinin karşılığı sayılmaktadır. Medeniyet yüz yıl önce baskıcı idarelerin tesisi ve varlık nedeni bilinirken günümüzde o idarelerin tasfiyesi hak ve özgürlüklerin üstündeki engellerin karşılığı durumuna gelmiştir.

İlginizi Çekebilir

15 Temmuz’u unutmadık, biline!

Fransa’da sarı yeleklilerin şiddet içerikli protestoları devam ediyor.  İlk başlayan eylemler genelde araç sahiplerinin akaryakıt ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir