Simurg Ve Harese

Şöyle bir hikâye, anlatı var.

Her şaka da bir gerçek olduğu gibi bu tür hikayeler de, insanın kendisiyle yüzleşmesine vesile olan hakikatleri, metafor yöntemi kullanılarak anlatılmasından ibarettir aslında.

Bu hikâyelerde insan adı geçmez ama isteyen herkes kendisine bu tür hikayelerde bir ad bulmakta da zorlanmaz.

Birinci hikâye şu.

“Dehşetli kış olmuş. Kurt, aç kalmış, şehre girmiş. Kale kapısından içeriye girdikten sonra nalbant dükkânları varmış.
Nalbant, geniş bir eğenin üzerine paslanmış yağ dökmüş, yağ sürmüş. Kurt çok aç ya! Birden bire kokuyu duymuş.
Başlamış eğeyi iştahla yalamaya. Yalamış, yalamış, yaladıkça yalamaya doymamış.

Çok aç olduğu için farkında değil. Açlığın verdiği iştahla eğeyi yaladıkça dilinin ensicesi/dokuları açılmış başlamış kan gelmeye.
Zannediyor ki, eğeden kan geliyor. O yalıyor, bir yandan kan geliyor. Kendi vücudundaki kanı bitiriyor. Eğenin dibine düşüyor.”

Kendi açlığını gidermek isterken, kendi kanını emerek ölümüne sebep olacağının/olduğunun farkında olmuyor aç kurt.

Mahatma Gandi şöyle der: İhtirasları alt etmek, silah kuvvetiyle dünyayı hüküm altına almaktan daha çetindir.

***

Aynı konu başka bir hikâye, anlatım. Zülfü Livaneli’nin ‘huzursuzluk’ romanında bir pasajda geçer…

“…Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.

Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doymaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.
İşte bunun adı haresedir.”

Açlık ve ihtirasın vuslat hali, doymak bilmeyen bir iştahla bir araya geldiğinde kurt ve deveye hamledilen iki hikâye de böyle resmedilmiş.
İnsan der’ Gazali, ‘ bir şeye karşı ihtiras bağlayınca, ihtirası gözünü kör eder, böyle olunca da şeytana aradığı fırsat verilmiş olur. Aslında kötü ve çirkin de olsa, arzusuna vardıran her vasıta muhterisin gözüne güzel gelir.’

Sıra üçüncü hikaye de
Belki de esas, ana  hikaye budur…!

Feridüddin-i Attar’ın ‘Mantıku’t-Tayr’ (Kuş Dili) kitabında anlatılır.

Kuşlar dünyasında kendi başlarına çözemedikleri sorunlar vardır.
Bu hikâye bir anlamda varlıklarına, varoluş ve toplumsal sorunlarına bir çözüm aramak, cevaplarla yüzleşmek ve hem hal olmak için yola çıkanların hikâyesidir.

Bu kuşlara hüthüt kuşu mihmandarlık etmektedir. Bazı kısımlarını atlayarak paylaşacağım hikâye kendini şöyle anlatır.

“… Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır.

Ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca “kendilerince geçerli çeşitli mazeretler söylemeye” başlarlar.

Çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevidir! Örnek olarak, bülbülün isteği gül; dudu kuşunun arzuladığı ab-ı hayattır.

Tavuskuşu’nun amacı cennet, Kaz’ın mazereti su, Kekliğin aradığı mücevher, Hümâ kuşunun nefsi kibir ve gururdur.

Doğan’ın sevdası mevki ve iktidar, Üveyk’in ihtirası deniz, Puhu kuşunun aradığı viranelerdeki definedir.

Kuyruksalan’ın mazereti zaafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki Yusuf, bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir.

Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.

Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar.

Ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır…

Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır.

Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak, bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir. Hüthütün söylediği, “yedi vadi” şunlardır. İstek, aşk, marifet, istiğna, vahdet, hayret, yokluk vadisi.

Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…

Ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır.”

Nihayetinde menzile vasıl olan, tüm bu engel ve zaafları aşan sadece otuz kuş kalırlar.

Vardıkları yerde rastladıkları birine, aradıkları Simurg’u sorarlar.

Ve orada bir ayna vasıtasıyla ortaya çıkan görüntü de Simurg olarak kendilerini görürler.

“Ve şöyle bir ses duyarlar:

 Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü Burası aynadır.”

Hikâyeler bitmez. Mazeretler ise hiç bitmez.
İhtiras ve iktidar hikâyeleri de bitmez. Sorumluluk bilincine sahip olanların adanmış yolculuk ve yoldaşlıkları da. Çünkü burası dünyadır.

Kendini bilen, kendine zulmetmez.
Çocukluğumdan şöyle bir dua kalmış aklımda.

‘Allah’ım beni tamahkâr bir hırsa kapılmaktan koru.’

 

 

İlginizi Çekebilir

15 Temmuz’u unutmadık, biline!

Fransa’da sarı yeleklilerin şiddet içerikli protestoları devam ediyor.  İlk başlayan eylemler genelde araç sahiplerinin akaryakıt ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir