Son Haberler

2019 Seçim ittifakları

2019 Genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak partilerin ittifak edebilmelerini mümkün kılan kanun teslim edilmelidir ki olumlu ve olumsuz bir içeriğe sahiptir. Olumlu içeriği, ittifak etmek isteyen partilerin önüne yasal bir engelin konulması doğru değildi. İşte bu yasa ile birlikte bu engel kalkmış oldu. Kim kiminle ittifak ederek seçmenin karşısına çıkmak istiyorsa buna fırsat bulacaktır. Bu işin olumlu tarafıdır.

Olumsuz tarafı ise aslında ittifak sınırlarını da aşan bir konudur. 1982 ve ona bağlı olarak çıkarılan seçim yasasına göre seçimlerde “istikrar ve adalet” ilkesi için, seçime katılacak siyasi partilerin yüzde on barajını aşması şartı getirilmiştir. Bu kanunla önceleri Refah Partisi’nin, şimdilerde ise PKK partisinin engellenmeye çalışıldığı iddia edile gelmiştir. Ne var ki her iki parti de bu barajı aşmıştır. Yüzde on barajı ile bu iki akımı engelleme iddiası çoktan iflas etmiştir. Üstelik bu yüzde on barajının adaletle hiç ilgisinin olmadığı da görülmüştür. İstikrarı sağlama iddiası da inandırıcı değildir. Aynı kanun ile 1990’larda yapılan seçimlerde hiç de istikrarlı bir sonuç çıkmamıştır. 2000’lerde ortaya çıkan istikrarlı seçim sonuçlarını da bu yasa ile açıklamak doğru ve gerçekçi değildir.

İttifak yasasına göre, ittifak etmiş iki partiden birisi yüzde 25 diğeri yüzde 1 almış olsa bile yüzde 1 alan partide diğeri ile birlikte barajı geçmiş sayılacak. O yüzde birine tekabül ettiği kadarı ile diyelim ki birkaç ilden beş tane milletvekili çıkaracaktır. Buna karşılık ittifak etmeyen tek başına seçime giren bir parti yüzde 9.90 oy bile almış olsa ki bu 6 milyona yakın oya tekabül ettiği halde hiç milletvekili çıkaramayacaktır. Böylece yüzde 1’lik oy oranı diğer yüzde 9.90’dan daha önemli ve temsil edilebilir olacaktır. Bunun adaletle açıklanması mümkün değildir. Türkiye’nin böyle bir ittifaklı seçimle elde edeceği bir kazanç da aslında yoktur.

Yüzde onluk seçim barajının çok yüksek olduğu açıktır. Bunun yüzde beşlere çekilmesi bunun yanında isteyen partilerin de ittifak yapabilmelerine fırsat verecek bir seçim yasası daha doğru ve daha gerçekçi olurdu. Madem böylesi kanunlar adalet ve istikrar kavramı ile açıklanıyor, adaletin anlamına bu düzenleme daha çok yakışmaz mıydı? Yüzde onluk seçim barajı ile istikrarı yakalama ya da sürdürme iddiası da beyhudedir. Çünkü bu beklentilerin dönemi artık geride kalmıştır.

Cumhurbaşkanlığı sistemi ile artık hükümeti kurma yetkisi, cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmış şahısta olacaktır. Eskiden olduğu gibi bu seçimi kazanacak şahsın mecliste kaç milletvekili kazanmış olduğu onun hükümet kurmasını doğrudan engelleyecek ya da mümkün kılacak bir etkiye sahip değildir. Hal böyle iken seçim barajının geçen yüz yılda olduğu gibi “temsilde adalet ve istikrar” iddiası ile yüzde onda tutulması yanlıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri zaten bir ittifakı zorunlu hale getirmiştir. Çünkü ilk turda & 50’den fazla oy alan aday cumhurbaşkanı olarak seçilmiş olacaktır. İlk turda seçimi kazanan bir aday olmaz ise ikinci tura, en fazla oy almış olan iki aday katılacaktır. Diğer adaylar elenmiş olacaktır. Böylece iki adaylı olarak gerçekleşecek ikinci turda toplumun genel yapısına göre seçmen bu iki adaya göre tercihini yapacaktır. Türkiye şartlarında nüfusun ortalama yüzde 30 dünyaya soldan bakarken geri kalan yüzde 70’lik kesim ise dünyaya sağdan bakan dindar/muhafazakar bir anlayışa sahiptir.

CHP’nin temsil ettiği sol kesim niçin senelerce başkanlık sistemine itiraz etmiştir? Çünkü başkanlık sisteminde ortaya çıkacak iki adaylı bir yarışta soldan aday olanın şansı yoktur. Oysa parlamenter sistem dedikleri düzenlemede ya cumhurbaşkanını kendilerinden seçtirerek (A.N. Sezer örneğinde olduğu gibi) ya da koalisyonlara ortak olarak halka rağmen kurdukları düzenlerini sürdürmüşlerdi. Şimdi cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde solun elindeki bu altın fırsat uçup gitmiştir. Bu sistem değişikliği sola çok ağır bir darbe olmuştur.

Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmış olan şahsın programına göre mecliste istediği yasaları çıkaracak bir milletvekili desteğine sahip olması onun işlerini kolaylaştırmaz mı? Elbette kolaylaştırır. Ancak hatırlanmalıdır ki cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili seçimi aynı gün yapılacaktır. Bir partinin cumhurbaşkanı adayı seçimi kazanırken onun milletvekillerinin seçimi kaybetmeleri ya da mecliste azınlığa düşmeleri aklın ve matematiğin izah edemeyeceği bir sonuçtur. Böyle bir ihtimali geçerli saymak için hiçbir neden yoktur. Kaldı ki cumhurbaşkanı siyasi programı için gerekli gördüğü yasaları çıkarmak için muhalefet partileri ile onun milletvekilleri de bir konsensüs kurabilir, onların da desteği ile istediği yasaların belki tümünü ya da bir kısmını çıkarabilir.

Türkiye’de 2019 cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçim sonuçları ennihayet bu çerçeve içinde sonuçlanacaktır. 2015 genel seçimlerine göre yüzde bir bile oy alamamış olan partilerin siyasi açıdan kıymeti Harbiyeleri, seçimin sonuçlarını etkileyecek bir ağırlıkları yoktur. Cumhurbaşkanı adayı olacak şahıslar elbette ilk turda kazanmak ister. Ama ikinci tura kalması halinde zaten o turda da kimlerin yarışacağı belli iken Yüzde bir oyu bile olmayan partilerin ismine çok fazla anlam yüklemek, onların seçim sonuçlarını tayin edebileceği son derece abartılı ve akıl sınırlarını zorlayacak beklentiler, görüşler yalnızca bir fantezidir.

İttifak haberleri ile birlikte kapısı çalınan medyanın ilgi odağı olan partilerin başında Saadet Partisi gelmektedir. 2015 genel seçimlerinde aldığı oy ise yüzde 0.75’tir. 2019 seçimlerinde büyük bir oy patlaması yaşaması halinde belki oy yüzdesini yüzde bire çıkaracaktır. İkinci turda ise o yüzde birin hangi ittifakın içinde yer alacağının garantisini kim verebilir?

Yalçın Doğan’ın iddiasına göre mayıs 1983’te Turgut Özal’ın yeni bir parti kuracağı haberleri üzerine Süleyman Demirel: “Ben tapulu arazimde gecekondu yaptırmam” diye tepki göstermiştir. Demirel’in anlayışına göre sağ seçmen onun “tapulu mülküdür.” Dolayısı ile o seçmenden oy alacak bir parti de tapu sahibi olan Demirel’den izin, icazet alacaktır. Seçmenin bir bölümünü tapulu mülkü gibi gören bir anlayışın ne kadar geri ve insan tabiatından uzak olduğunu o dönemdeki seçim sonuçları göstermiştir. Turgut Özal, Demirel’in şiddetli muhalefetine rağmen seçimleri kazanmıştır.

Seçmenin belli bir kesimini de Saadet Partisinin tapulu mülkü gibi görmek ilkel bir yaklaşımdır.  Saadet Partisi hangi misyonu, siyasi akımı temsil etmektedir? Ak Parti’nin yapamadığı hangi işi yapabilir ya da Ak Parti’nin alamadığı hangi oy yüzdesini alarak onun yapamadıklarını yapabilecek bir güce sahiptir? Bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değildir. Tayyip Erdoğan’a verilmesi muhtemel olan oyların ilk turda belli bir yüzdesinin bölünmesini temin ettiği varsayılabilir. Bu da sadece cumhurbaşkanlığı seçimini ikinci tura bırakacaktır. Bunun dışında bir sonuç beklemek anlamsızdır. CHP yöneticileri de zaten ilk turda Saadet partisinin etkisiyle Tayyip Erdoğan’a verilebilecek oyların bölünmesini önemli ve muhtemel gördüklerini gizlemiyorlar. Saadet Partisi yöneticileri ise yalnızca Tayyip Erdoğan’a muhalefet etmeyi, onu mahkum edecek çıkışlar yapmayı yegane siyasi misyon bilen davranışları ile kendilerini toplumdan tecrit etmeyi başarmıştır. İttifak haberleri nedeniyle medyanın ilgi odağı olmaları ise yalancı bir bahardır. Gelip geçicidir. Ahir ömürlerinde o partiyi yönetenlerinde böyle bir bahara ihtiyaçları olabilir.

 

İlginizi Çekebilir

İran nereye koşuyor

İran’ın bölgede başlı başına bir güç olduğunu, hem de oldukça etkili bir güç olduğunu söylemek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir