Son Haberler

28 Şubat darbe davasının sulandırılması

Türkiye tarihindeki askeri darbelerin en açık ve tevil edilemez olanı 28 Şubat darbesidir. Çünkü bu darbe iletişim araçlarının en yaygın olduğu dönemde yapıldı. Darbeciler öncekilere oranla daha pervasız idiler. Her şeyi kameraların önünde söylemeyi “bir kahramanlık” saydılar. Hedefe irtica dedikleri İslam’ı ve İslam’ın gelişmesinde toplum üzerinde kabulünü sağlamada bir araç olarak düşündükleri her türlü kurumu da tasfiye edilecek düşman olarak görüyorlardı.

Bunun için ilk hedefleri dönemin siyasi iktidarını, Refahyol hükümetinin devrilmesini seçmişlerdi. Özellikle Demirel’in ve Doğru Yol Partisi içindeki işbirlikçilerinin katkısı ile bunu temin etmişlerdi. Baskıyla zorlamayla mesut Yılmaz’a hükümet kurdurmuşlardı. Ardından bu hükümet döneminde irtica dedikleri İslam’ın toplum içinde geriletilmesini temin edecek icraatları geldi. Benzeri ancak Çin Halk Cumhuriyetinde Uygur Türklerine uygulandığı şekliyle bir kılık kıyafet yobazlığı, saldırganlığı başlatıldı. Sokaklardan yaşlı başlı insanlar “Şapka Kanununa/devrimine” aykırı olarak giyindikleri iddiası ile toplandı. Dövüldüler, hakaret edildiler. İmam Hatip Liseleri fiilen kapatıldı. Kimse oraya öğrenci göndermesin diye bu lise çıkışlıların Üniversiteye girişlerini engellediler. İlahiyat fakültelerinin bir kısmı kapatıldı. Din Kültürü öğretmenliği Eğitim fakültelerinin bir bölümü haline getirildi.

Binlerce başı örtülü Müslüman Hanımın, hiçbir özlük hakları dikkate alınmaksızın işine son verildi. MEB’de ve Üniversitelerde bir çok insan inançları ve görüşleri nedeniyle tasfiye edildiler. Peş peşe açılan irtica davaları ile mahkemeler, İstiklal Mahkemelerinin hortlamış hali gibi yerli yersiz insanları cezalandırdılar. 1995 genel seçimlerinde birinci olan refah Partisi uyduruk gerekçelerle kapatıldı. Pek çok yöneticisi de siyasi yasaklı haline geldi. Bu siyasi yasaklılar arasında en çok bilinenleri ise R. Tayyip Erdoğan ve Necmeddin Erbakan’dır.

28 Şubat Darbesinin elebaşısı Çevik Bir, ABD’de bir Yahudi Lobisi tarafından ödüllendirilmişti. Ödül töreninde heyecana kapılarak “Türkiye’de demokrasiye balans ayarı yaptıklarını” utanmadan söylemiş ve elbette Yahudi Lobisinden büyük alkış almıştı. 1998’de dönemin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrık, “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” söyleyerek içerde halkı tehdit etmiş dışarıda ise bu darbenin destekçilerini mutlu etmeye çalışmıştı.

28 Şubat darbesi öncekilerden farklı olarak uzun bir dönem, darbe şartlarını hazırlamak için sivil unsurların seferber edilmesi ile hazırlanmıştı. Beşli çete diye bilinen, Türk-İş, Tisk vb kuruluşlar hükümeti istifaya zorlamıştı. Basın, özellikle Aydın Doğan ve Dinç Bilgin grupları görülmemiş bir hevesle darbecileri kışkırttılar, sayfalarını, ekranlarını senelerce onlara tahsis ettiler. Darbe suçuna ortak oldular.

28 Şubat darbe davası maalesef suç ortaklarının tamamını kapsamadı. Bir defa beşli çete, basındaki işbirlikçiler, Mesut Yılmaz gibi sivil uzantılar, MEB, YÖK ve Üniversite yöneticileri dava kapsamına alınmadı. Dönemin gazete başlıkları, ana haber bültenleri bile bu darbenin suç ortaklarını tespit etmeye yeterli iken, dava senelerce sürüncemede kaldı.

Bütün bunlara rağmen günümüzde bazı darbe sever çevreler 28 Şubat Davasını, “savaş halindeki orduya karşı açılan bir dava” olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Bu tutum her şeyden önce suçluları koruma kaygısıdır. Davayı saptırma çabasıdır. Irak ve Suriye cephelerinde şehit düşen Mehmetçiklerin kanları ile darbecileri aklama ve onları dokunulmaz yapma hevesidir. Yirmi yıl önce halka ve onun seçtiklerine karşı işlenen bir suç için açılan davanın bugün savaşanların fedakarlığı ile örtülme çabası kelimenin bütün anlamı ile utanmazlık ve istismar örneğidir. Darbe suçluları hak ettikleri cezaları almaz ise TSK’nın bundan rencide olması icap eder. TSK, Suriye vb yerlerdeki operasyonlarını, yirmi yıl öncesinin suçlularını korumak için yapıyor değildir.

Üstelik 28 Şubat Darbesini “orta çağ ile bir hesaplaşma” diye kendilerine göre cilalamaya çalışanlar nereden almışlardır bu yetkiyi? Hasbel kader TSK’da general olmuş birileri, Türkiye’nin başbakanına hakaret etme, tehdit etme ve bu yasa dışı tutumu bin yıl sürdürme hakkını yetkisini nereden almışlardır? Kaldı ki “orta çağ” diye adlandırılan İslam’dan başka bir şey değildir. “TSK’nın İslam ile hesaplaşmasını” FETÖ’ye ve ABD’ye karşı verilen bir mücadele diye takdim etmek de ayrı bir utanmazlık örneğidir.

Hiçbir kuruluş, milletin kendisine emanet ettiği gücü millete karşı kullanamaz. Hiçbir güç Türk halkının bin yıldan daha fazla zamandan beri içinde olduğu İslam’a karşı haçlı ordusunda görülebilecek bir kin ve düşmanlıkla saldırarak bunu da “orta çağ ile hesaplaşma” diye mazur gösteremez. Kanunların vermediği, yetkiyi kullanmak, sonra emekli edilen her bir arkadaşını bir bankanın yönetim kurulu üyesi yapmak, milletin iradesini çiğneyerek onun seçtiklerini suçlu etmeye çalışmaktan daha çirkin bir suç olamaz. 28 Şubat Darbesi Davasının bütün bu unsurları içine alan bir sonuca ulaşması, darbecilerin eliyle kirlenen adalet tarihini de kısmen temizleyecektir. Aksi halde bu dava da fena halde sulandırılmış olacaktır.

İlginizi Çekebilir

İran nereye koşuyor

İran’ın bölgede başlı başına bir güç olduğunu, hem de oldukça etkili bir güç olduğunu söylemek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir