Asabiyet ahlakı ve coğrafya kaderi

Toplumları, medeniyeti, devleti ve iktidar olgusunu; tarih, toplum, iktisat ve coğrafya üzerinden çözümlemeye dair yaklaşımları ile sosyoloji alanında tarihe damga vuran ve 14 yy şartlarında ‘coğrafya kaderdir’ sözüne imza atan İbn-i Haldun’un, Asabiye kavramının temel belirleyici olarak gördüğü “Devlet” yapılanmasına dair üç aşamadan bahseder.

Bu aşamaları önemine binaen, genelde Ortadoğu coğrafyası üzerinden, özelde ise içinde bulunduğumuz güncel sorunlar üzerinden yeniden hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum.

İbn-i Haldun’a kuruluş devresi olarak gördüğü  birinci aşama için şunları söyler:

‘Zafer ve maksatlara erişme, karşı koyanları kovma, devlet ve tahta sahip olma ve önce hüküm sürmüş olanların elinden devleti çekerek alma çağıdır. Bu devrede devleti yöneten kişinin/iktidarın ululuk göstermesi, vergiler toplamaya, halkının/tebaasının fikir/oylarını almaya önem vermesi ve devletin sınırlarını korumada kavmine örneklik göstermesi beklenir/görülür.’

İkinci aşama için ise birincisinden başka bir boyuta geçildiğine ilişkin vurgular yapar.

Bu aşamanın belli başlı özelliklerini ise şöyle ifade eder.

‘Hükümdar/iktidar kavmini/halkını boyunduruk altına alarak devleti tek başına, sadece kendi kararlarına odaklanarak, kimseyi karıştırmadan, asabiye ilişkilerini de koruyarak yönetir. Devlet başkanı bu aşamada, köleler edinmeye ve devlet imkânlarıyla, şahsi ihsanıyla adamlar besleyerek onları kendisine zor ve rıza araçlarını kullanarak yardımcı/teba yapmaya uygun hale getirir.’

Aynı dönem aşama için şunları da ilave eder.

‘Hükümdar bu devrede küçük boyları, hükümetin idaresinden, servet ve nimetlerinden uzaklaştırarak, onları geri planda tutmaya, hükümdarlığı kendi sülalesine/asabiyesine kalması için, onları kendisine boyun eğdirmeye, ululuğu kendi asabiyesine tahsis etmeye çalışır.’

 Haldun Üçüncü aşama için ise iddialarını şu şekilde sürdürür.

‘Bu devre insanın tabiatıyla meylettiği devletin servet ve meyvelerinden faydalanmak ve rahatlık çağıdır. Hükümdarlar bu devrede para ve servetler toplayarak büyük binalar, büyük şehirler, yüksek heykeller bina eder.’

Bu devrenin en temel özellikleri olarak, bu aşama için sözlerini şöyle sürdürür:

‘İhsan ve terbiyesinde yetişenlerin, mahiyetinde bulunanların sayılarını çoğaltmakla, paralar vererek, derece ve rütbelerini yükseltmek suretiyle onların hallerini düzenlemeye” özel ihtimam gösterir.’

***

İbn-i Haldun’a göre devlet kendisini asabiyet üzerine kurgular. Varlığını bu asabiyet üzerine tahkim eder ve devam ettirir.

Haldun’un nazarında Devlet, kendi döneminin şartlarını ve tarihsel tecrübeyi de damıtarak toplumların vazgeçilmez, zaruri bir sosyal kurumu olarak görünür.

‘Devlet’ olgusu bu yaklaşımla tanımlanmak istenirse eğer, insanlık tarihi serüveni boyunca farklı anlam ve uygulamalarıyla karşımıza çıkan egemenlik, mülk ve iktidar istencinin referans sebepleri ve yöntemleri farklı olmakla beraber, sıfatları değişebilen bir takım kişi/kurum veya zümrelere ait olan, olması kabul edilen bir yapı olarak kabul edilir.

Her hal ve şartta adına devlet denilen olgu, bir iktidar ve egemenlik mülkiyeti olarak kendi hukuki meşruiyetini de belirleyen belirli seçkin/ci zümrelerin elinde dönüp dolaşan bir mülk gibi de görülebilir.

 ***

Coğrafyanın kader olması belirli şartlarla kabul edilebilir bir şeydir.

Ancak coğrafyanın toplumların kaderinde mutlak bir belirleyici olduğunu ifade etmek tarih ve toplumların yapıp ettikleri tüm olumsuzlukları da coğrafya üzerinden meşrulaştırılmasına kapı aralayacak bir yaklaşımdır.

Nitekim kader anlayışına ilişkin ‘kaderriye’ mensubu olanların her yaptıkları kötülüğü, zulmü, zorbalıkları;

Ne yapayım benim bir iradem yok ki, her ne oluyorsa Allah yaptırıyor, siz Allah’ın iradesine itiraz mı ediyorsunuz’ diyecek boyutlarda bir meşrulaştırma aracına dönüştüğü de Müslümanların siyasal tarihinde, iktidar/saltanat/toplum ilişkileri zemininde örneklerine sıkça rastlanan bir itikadi olgu olarak bilinen bir şeydir.

Haldun yukarıda bahsedilen aşamaların serencamına ilişkin de bazı şerhler düşmekten de imtina etmez.

Bazı öncülleri ve olması gerekenleri de vardır.

Bunların belli bazı başlıkları şöyle ifade edilebilir.

Haldun, birincil ve temel gereklilik olarak, ‘Devlet yönetiminde adaleti sağlamak ve muhafaza etmek için ahlaki faziletlere sahip olma’yı görür.

O’na göre ‘Kurulan ve bahsi geçen aşamalardan geçen devlet bu durumunu muhafaza ederken, ahlaki erdemlilikleri de göz ardı etmemelidir.
Ahlaki faziletlerin sadece asabiyeti temsil eden hükümdarda bulunması yeterli değildir, toplumun genelinin ahlaki durumu devletin kaderini belirleyici rol oynar. Çünkü devletin yönetimi asıl olarak asabiyetin elindedir ve asabiyet de toplumun bütün katmanlarının katılımıyla varlığını sürdürebilmektedir. Toplumda, gerekli ahlaki faziletler mevcut değilse devlet bir zulüm mekanizmasına dönüşür ve ahlaki meşruiyetini yitirir. Böyle bir yönetim varlığını uzun süre devam ettiremez.’

 ***

 Kuşkusuz, Devletin elden ele dolaşan bir iktidar ve egemenlik mülküne büründüğü tüm dönemler için her zaman; anası, babası, yakınları, kavmi, sülalesi, partisi, fırkası, mezhebi ve kendisi aleyhine olsa bile hak olanı söyleyebilecek, teklif ve tavsiye edebilecek topluluklara ihtiyaç vardır.

‘Ey müminler! Sizler hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk olun’

Kendi nefsini, arzularını, ihtiraslarını, asabiyetini ahlaki erdemlilikle terbiye/tezkiye eden toplum/topluluk, iktidarın ve devletin de arzularını, ihtiraslarını, yanlışlarını, asabiyetini terbiye etmesine sebep olabilir.

‘Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve kuşkusuz ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?’

Değilse her topluluk kendi müstahakkını bulur.

Böyle bir imkân umudu yoksa Coğrafya ve devlet değil, erdem ve ahlak sorunları o topluluğun kaderi olur

*

Biz yine de, ‘Hikmet ve güzel öğüt’ ve ‘dil’in hakkı olan edep’ in, Erdemli bir eylemin ve erdemli bir seciyenin mütemmim cüzü olduğunu hatırda tutmaya çalışalım.

 

 

İlginizi Çekebilir

Hz. İbrahim radikal mı idi?

Hz. İbrahim’in, babasının ve atalarının yolunu taklid etmeyip ‘Göklerin ve yerin melekütunun’ arayışına girişmesi konusunu ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir