Son Haberler

Bir savaştır şehirde yaşamakz

‘Kentler insan türünün cehennemidir’ der varoluşçuluğun mucidi olarak kabul edilen Jean Paul Sartre.

Cihan Aktaş 1970’lerde gecekondu mahallelerinde “ modern hayat muaşereti kursları” açıldığını yazar ‘Şehir Tutulması’ kitabında.

Yer çekiminden sonra, sanayi devrimine bağlı olarak ortaya çıkan ikinci büyük bir çekimden bahsedebiliriz.

Yer çekimi Ve Kent çekimi.

İki büyük güç yasası.

Birisi Tanrının diğeri ise İnsanın icadı.

Yer çekimi varlığın devamlılığı için olmazsa olmaz bir yasayı ifade ederken, ‘Kent Çekimi’, Sartre’ ye göre insan türüne cehennemi yaşatmaktadır.

Franz Bacon, ‘Yeni İnsan’ın yol haritasını daha 16 yy başlarında ‘ Tabiat insanlığa hizmet etmeye mecbur ve insanlar tarafından köle yapılması gereken varlıktır’ diyerek ortaya koymuştu zaten.

 

***

 

Kentler bir bakıma yerlilerini yersizleştiren, kendine göç edenleri ise muhacirleştiren bir değirmen gibidir adeta.

Doğal olanla ve doğanın yasalarıyla uzlaşmaz çelişkileri kentler üzerinden daha çok görünür olduğunu söyleyebiliriz.

Kentler bir ‘maruz kalma fabrikası’ gibidir. Herkes ama herkes hep bir şeylere ‘maruz’ bırakılırlar.

Kentler, sadece belirli bir kalıp ve yöntem içerisinde işleyen üretim merkezlerini, sadece çekici kılınmak için adeta bağımlılık haline getirilmiş tüketim mekânlarını içermezler, aynı zamanda belirli bir kalıp ve yöntem içinde insanlarında standartlaştırılarak yeniden üretildiği ve kentlileştirildiği bir sürecin de mekânlarıdır.

Cihan Aktaş’ın da ‘Şehir Tutulması’ kitabında ifade ettiği gibi, 1970’ lerde gecekondu mahallelerinde “ modern hayat muaşereti kursları” açılmasından murat edilende, kentlere uyum yasaları çerçevesinde ‘konfeksiyon’ insanlar’ın üretilmesi düşüncesidir.

 

***

 

İlk sosyolojik alan çalışmalarının da köyler üzerinde yapılması da boşuna değildir. Üzerinde çalışacağınız ve müdahale ederek yeni bir biçim ve içerik vererek kentlileştirip, aydınlandırılacak ahalinin öncelikle tanınması ve araştırılması gerekiyordu.

Zira kent demek uygarlık demekti. Kent demek ‘modern hayat ve muaşeret’ demekti.

Kent demek ‘cumhuriyet baloları’ demekti başka bir açıdan.

Kentleşmenin bir model mekânı olarak, neredeyse her kasaba da ‘ Balo Salonları’ vardı.

Şehir mezarlıklarının isminin ‘Asri Mezarlığı’ olarak ifade edilmesi bile, ‘kent modernliği’ için elzem bir şey sayılmıştı.

 

***

 

Bilgi ve askeri gücünü köleler üzerinden inşa ettiği sanayi ve endüstriyel gücüne tahvil eden modern batı kent tasavvuru, İlerleme ve kalkınmanın ancak modernleşme ve kentleşme  ile mümkün olduğuna  dair tezler üretip durdu.

İlk ve son hedefi, Tanrı’nın şüpheli ve belirsiz cennetine karşılık bir dünya cenneti yaratmaktı.

Doğayı köleleştirmeyi bir zorunlu ideal olarak dayatan Bacon, İnsanın doğayla beraber köleleşmesine ve kitlesel olarak ve doğayla beraber bir tür intihar sayılabilecek ‘ne pahasına olursa olsun ilerleme ve kalkınma’ ihtirasını ‘cennet’ olarak empoze ettiği şu sözünü de buraya not edelim:

“İnsanlığın özlediği cennet, geçmişte değil, gelecekte aranmalıdır.”

 

***

 

Devasa fabrikalar, devasa stadlar, devasa gökdelenler, devasa eğlence mekânları, devasa alışveriş merkezleri, gün geçtikçe hizmet edemez hale gelen köleleştirilmiş doğa, bir kata 8/10 daire sıkıştırılmış bina tasarımları, trafikte geçen ömürler, bırakınız bu dünyayı cennet yapmayı ‘mezarlıkları asri’ olan cehenneme çeviriyor sadece.

Goethe, ‘ Bu dünya hassas kalpler için bir cehennemdir’ der. Kalplerin Kentleştikçe katılaştığı, Kentleştikçe gökyüzünün gözlerimizden çalındığı, toprağın insana, insanın kendine yabancılaştığı bir dünyada Goethe, ancak ‘Hassas Kalpler Müzesi’nde görebileceğimiz bir şeyden bahsediyor olabilir mi?

Belki böyle kalplerin çoğalması ve müzelik olmaması için Fernando Pessoa’nun dikkat çektiği şu cümlesine kulak kabartmak lazım olabilir: “Size verilenlerle yetindiğiniz takdirde köleden farkınız kalmaz.” 

 

***

 

Yerel seçimler sürecinde, kent yönetimlerine aday olanların vaatleri yerel medyanın birinci gündemi olur.

Adaylar neredeyse ‘kent cenneti’ vaat ederler kent halkına.

Tüm reklam ve medya mekânları adayların bu tür ‘Kent Cenneti’ vaatlerini ‘hemen şimdi’ olacakmış gibi yayınlarlar, kamuoyuyla paylaşırlar, bir bakıma haber ve bilgi adı altında ‘Reklam ve empoze’ işlerini icra etmiş olurlar.

Aba altından sopa gösterme hünerlerini, medya mutfağında estetize ederek sunma becerilerini de yeri gelmişken teslim etmek lazım.

Her zaman öyledir ama seçim zamanlarında bir başka âlemdir Patronaj kalemşörlüğü.

Seçim zamanlarında bu tür kalemşörler ve Televizyon programcıları pek bir dalkavuk olurlar.

Medya patronajının siyasal duruşları ve mevcut ve olası menfaatleri neyi öngörüyorsa bu tür medya yazar, çizer ve konuşurları da tabiri caizse kuyruklarını da o yön ve hassasiyette şey yaparlar.

Kimlerin desteklenmesi gerekiyorsa, sanırsınız ki o adaya oy verirseniz ‘mehdi/mesih’ gibi sihirli bir güçle kent ihya olacak, herkes cennette yaşayacak.

Seçimler bittiğinde bir bakarsınız kim kazanmışsa, dümen anında başkanlık limanına kırılır, vaatler ve reklamlar unutulur, ‘ağamda sensin, paşamda sensin, sen ne muhteşemsin başkan’ modunda eller oğuşturulur, ceketlere ilave düğmeler diktirilir ve itinayla esas duruşta iliklenir.

Bi hafızanızı yoklayın müstafi başkana çanakçlık yapıp, ‘sakın istifa etme, dik dur, en büyük sensin başkan’ dedikten sonra, Yeni başkana ‘İyi ki sen geldin’ diyenleri hemen hatırlarsınız.

Böyle kalemlerle böyle kent nasıl cennet olabilir ki?

Oysa kalemlerin hür ve onurlu olmasını bekleriz değil mi?

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Anketler, belediyeler, kitaplar

Elimdeki bir beyin cerrahi makalesinin çevirisini yaparken bunalmış, sağa sola bakınmaya başlamıştım ki telefonum çaldı. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir