Son Haberler

Cumhuriyetin Pirus Zaferi: Musiki İnkılabı -1

İslam  medeniyetinin son tecellisi olan Osmanlı’nın mirası bütün unsurları  yeniden tanımlamadan hakiki anlamda iktidar sahibi olamayacaklarını gayet iyi bilen Cumhuriyetin ’ pozitivist’ ve ‘Türkçü’ kadrosu eliyle yapılan inkılaplar, özellikle Osmanlı’nın izlerini silme ve yeni bir Batılı devlet olarak Şark kültüründen koptuğunu gösterme amacı taşımıştır.

Yapılan inkılaplar, bu yüzden sadece siyasi, askeri ve ekonomik alanlarla elbette sınırlı kalmayacak, toplumun sosyal hayatını derinden etkileyen kültür-sanat alanlarını da, ideolojilerini yansıtacak biçimde kapsayacaktı.

Nitekim de öyle oldu;

Asırlar boyu gelişip kökleşmiş, Batıda dahi birçok müzik dehasını etkilemiş olan ‘Klasik Türk Musikisi’ bu inkılaplardan nasibini aldı.

Musiki inkılabını gerçekleştirmek ve bu inkılabın meşruiyet zeminini kurmak için, toplumu yetiştirip yön veren kurumların başına rejim tarafından getirilen zevat, adeta militanca bir seferberlik başlatarak harekete geçti.

Kuşkusuz, her inkılabın fikri bir temeli olması gerektiği gibi, musiki inkılabının da bir fikri dayanağı yani meşruiyet zemini olması gerekiyordu. Tam bu noktada Ziya Gökalp, rejimin yardımına koştu!

Bu bağlamda, Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” kitabının   ‘Milli Musiki’ alt başlıklı bölümünün, musiki inkılabının fikrî temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Ziya Gökalp’e göre : “ Osmanlı musikisi çeyrek seslerden oluşan doğaya aykırı yapay teksesli ve yeknesak bir müziktir. Tamamen eski halinde kalmış hiç gelişme kat etmemiş bu “hasta “ müzik Farabi tarafından Arapça ’ya oradan Acemce ’ye ve Osmanlıca ’ya naklolmuştur. Osmanlı içindeki kilise ve hahamhaneler bu müziği doğrudan Bizans’tan aldıkları için onu milli musikimiz olarak kabul edemeyiz”

 Yine Gökalp 1923 yılında ‘Yeni Mecmua ’da “Bedii Türkçülük” başlığıyla yayınladığı makalesinde, Türkiye’de müzik türlerini sınıflandırırken Batı müziğinin ülkeye girmesini bir kırılma noktası olarak görüyor, “Batı dışı bir toplumun müzik geleneği Batıyla temasının derecesine göre dönemlendirilmektedir” diyordu.

Esasında rejiminin kurucu kadrosu Ziya Gökalp’in musiki bilgisinin lisans birinci sınıf öğrencisinden daha az olduğunu muhakkak biliyordu. Fakat burada ‘pozitivist’ ve ‘Türkçü’ kurucu kadro için önemli olan ideolojilerini yaslayacak fikir kısmıydı. Nasılsa kendilerinin ilan edecekleri müzik otoriteleri bu fikirden hareketle yeni Türk Müziğinin içini dolduracak ve Türk Müziğini ‘muasır medeniyet’ seviyesine eriştirecekti.

Ahmet Adnan Saygun, Halil Bedii Yönetken, Cevat Memduh Altar, Mahmut Ragıp Gazimihal  gibi otoriteler hemen bu fikir etrafında birleşerek Türk Musikisi inkılabı üzerine tartışmaya başladılar.

Bu isimler Türk Müziğini ‘muasır medeniyet’ seviyesine ulaştırmakta muvaffak olmadılar, lakin ‘Darülelhan’dan  (Konservatuar)  Türk Müziği eğitimini kaldırmaya hatta daha sonrasında Türk Müziğini yasaklamaya kadar uzanan süreci başlatan ateşin fitilini yaktılar.

 

Darülelhan’da Türk Müziği eğitiminin kaldırılması

1926 yılında Cemal Reşit Rey ve ‘Darülelhan’ müdürü Musa Süreyya Bey’e Ankara’dan bir davet gelir. Milli Eğitim Bakanı Necati Bey, Güzel Sanatlar Encümeni kurmuş ve sanat meselesi bu kurultayda görüşülecektir. Bu Encümende Güzel Sanatlar akademisi müdürü Namık İsmail’den Ressam İbrahim Çallı’ya, İstanbul Müzeler müdürü Halil Ethem’den Mimar Kemalettin Bey’e kadar herkes vardır. Cemal Reşit Rey  ile Musa Süreyya bir tasarı hazırlarlar ve kurultayda bu tasarıyı encümene sunarlar. Hazırladıkları bu tasarıyla ‘Darülelhan’ isminin kaldırılmasını ve yerine konservatuar isminin kullanılmasını, ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bütün okullarda müzik eğitiminin eski tarz usulleriyle yani yegah, dügâh, segah ve düm-tek tabirleriyle değil; solmizasyon denilen usulle yani do, re, mi, fa, sol, tabirleriyle yapılmasını teklif ederler. Bu teklif kabul edilir ve o günden itibaren Darülelhan konservatuar ismini alır ve Türk Müziği eğitimine son verilir.

25 Ekim 1926 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi :” Dârulelhân’ın Alaturka Kısmı Kaldırıldı: Haftalardan beri devam eden münakaşalardan ilk netice!”

Kemalist Rejimin Klasik Türk müziği karşısındaki tavrı, toplumun geçmişle olan bağlantısını kesme isteğinden başka bir şey değildir. Dönemin iktidarı bu isteği gerçekleştirirken, yurtdışından uzmanlar getirtip, Batı Müziği’nin yerleştirilmesinin önündeki engelleri kaldırılmaya çalışılmış, Avrupa müziğinin teknikleri benimsetilmeye çalışılmıştır. 1932 yılında İstanbul Halkevi Musiki Şubesi tarafından İstanbul’a davet edilen Avusturyalı besteci Josef Marks, konuşmasında dönemin müzik politikasını net bir şekilde yansıtmaktadır: “Avrupa musikisinin terakkiyatı azamete doğru, hemen hemen demagojiye doğru yükselmek yoluna tuttuğu halde Türk musikisi bu mesaiye bigâne kalmıştır. Armoniden mahrum olmak hasebiyle Türk Musikisi, birçok sazlar tarafından çalındığı zaman dahi yine enfusi ve Bâtıni seciyesini muhafaza etmekte ve senfonik bir inkişaf gösterememektedir.

Yine 1932 yılının Aralık ayı boyunca Peyami Safa Cumhuriyet gazetesinde yaptığı “Musikimiz Hangi Yola Girmeli ?” başlıklı büyük anket  ‘Klasik Türk Müziği’ yasağından hemen önceki tartışma ortamını oluşturmuştur.

‘Klasik Türk Musikisi’nin yasaklanması

1 Kasım 1934’de gelindiğinde TBMM açılış konuşmasında Atatürk’ün söyledikleri musiki devrimi konusunda yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Atatürk bu konuşmasında “Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu, yapılmaktadır. Ancak, bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletmeye yeltenilen musiki, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu güzeyde, Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir” diyerek, Osmanlı’dan miras kalan ‘Klasik Türk Müziği’nin yasaklanmasına varan süreci başlatmıştır.

Atatürk’e göre Türk musikisi yüz ağartacak değerde değildir. Bu konuşmasından bir gün sonra, Vakit gazetesinin 2 Kasım 1934 tarihli sayısında, açılış nutkunda müzik ile ilgili söyledikleri yazılmış ve aynı sayfada ‘Alaturka Musikiye Paydos’ başlığıyla radyolardan alaturka müzik yayınlarının kaldırılacağı yazılmıştır.

Sözün sonunda toparlarsak: 1923 senesinde musiki inkılabı  tanımlanmaya başlanılmış ve devamında bir fikre yaslandırılarak meşrulaştırılmıştır. Sonrasında aydın takımı ve basının söz birliği ederek  ‘Klasik Türk Müziği’ni ilkel ilan edip yerine Batı Müziğini  önermesiyle tartışma zemini oluşturulmuş  okullarda ‘Klasik Türk Müziği’ eğitiminin sona ermesiyle  musiki inkılabı ivme kazanmıştır. Atatürk’ün  meclis konuşmasının hemen ardından, önce radyolarda sonra bütün resmi kurumlarda yasaklanarak musiki inkılabı uygulamaya koyulmuştur.

Peki, yasaklar bununla sınırlı kaldı mı?

Bu musiki yasağı nasıl uygulandı?

Halk, musiki yasağı karşısında nelere maruz kaldı?

Klasik Türk Müziği sanatçıları ve müzik aletleri bu yasaktan nasıl etkilendi?

Bu soruların cevabını içeren Musiki inkılabının uygulanışını haftaya buradan yazamaya devam edeceğiz.

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Bugün 15 Temmuz…

Bugün 15 temmuz 2018… Bin yılları bulan tarihimizdeki son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşam hakkına ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir