Son Haberler

Demokratik paradoks ve Suriyeli düşmanlığı

Seçimler bitti. Yeminler edildi. Sandığı tek hakem gören herkes boyunun ölçüsünü aldı.

Mızıkçılığı meslek edinenler yine şaşırtmadı.

Galip gelenler açısından, seçim sonuçları ‘millet yine basiret gösterip, doğru seçim yaptı, verdiği uyarı mesajı alınmıştır’ olarak yorumlandı.
Kaybedenler ise ‘bu halkla bu iş olmaz, bu böyle olmaz, halkımız gerçeğin farkına varamıyor, sandık bazen her şey değildir’ mealinde yorumlamayı tercih ettiler.

Seçim gündemi suyunu çekti. Kısa süre içinde seçim ve sonuçlarına ilişkin mevzuular gündemden düştü.

Salataya limonu, cezveye kahveyi, yangına suyu, ihaleye fesadı, çiğ köfteye isotu bile demokratik olarak katma konusunda yeterince hassas olunan söylemlerle yapılan seçimlerle beraber her şey geride kaldı.

Gel gelelim bu kadar demokratik lügat parçalanan bir seçimden sonra ne oldu?
Demokratik sonuçları herkes sindirebildi mi?

Demokratik sandıklardan, demokratik sonuçlarla, demokratik olarak seçilenlere karşı, demokratik seçim sonuçlarının demokratik olmadığı için demokratik olarak tepki gösterilmedi mi?

***

Bazı seçkinciler için kaybettikleri hiçbir seçim demokratik olmuyor nedense? Kazandıkları anda her şey aşırı, ileri, sağlıklı, nur topu gibi, acayipdemokratik oluveriyor.

Halk aynı halk,sandık aynı sandık oysa!

Ama kaybettikleri anda, bidon kafalı, göbeğini taşıyan halk!

Demokratik paradoks böyle bir şey mi acaba?
Velhasıl enteresan bir hikâye!Mizah da kâfi gelmiyor, ironi de!

İktidarıyla muhalefeti çok zaman benzer şeyleri, değerleri, kavramları kullanılıyorlar ama az oy alanlarla, çok oy alanların, sandıktan galip çıkanlarla, sandıktan çıkamayanların sonuç yorumları farklı oluyor.

Neyse her yanımız, her işimiz çokça enteresan paradokslar içeriyor zaten…!

Bazı seçkinciler için kaybettikleri hiçbir seçim demokratik olmuyor, bazıları içinse sandık da bir serbest piyasa enstrümanıdır ve çok fazla kutsallaştırmak hayal kırıklıklarını müzminleştirebilir!

Şimdi konumuz bu olmadığı için sandık siyaset felsefesine hiiiçgirmeyelim.

***

Başka bir demokratik tutum meselemiz de, bitmek bilmeyen Suriyeli düşmanlığı!

Halkların kardeşliği, yoksunlarla, yoksullarla elele, mazlumlarıma dokunma, insanlar kardeştir, savaş mağdurlarının yanındayız, nefret söylemine hayır, suç ve ceza şahsidir filan gibi el üstünde tutulacak, baş göz üstüne denilecek söylemler ‘Suriyelilere gelince hep bir elden stop düğmesine basılıyor.

Suriyelileri düşmanlaştıracak, Suriyelilere karşı nefret duygularını provoke edecek ne kadar yalan yanlış şey varsa piyasaya boca ediliyor.

Ne utanma var ne arlanma!

Bırakın çağın en büyük dramını yaşayan bu insanlara kol kanat germeyi, dertlerine merhem olmayı, onlarla kaynaşmayı, hallerini/hukuklarını anlamaya çalışmayı, üstüne üstlük her tür fitne/fesat işlere imza atarak, Suriyelilerle ilgili her insani sorunu kriminalleştirerek ne yapmaya çalışıyor, ne tür bir hesap yapıyor, ne tür bir kazanç sağlama peşinde olabilirsiniz?

Ne alıp veremediğiniz var bu insanlarla?

Ne kötülük, ne kirlilik görüyorsanız Suriyeliler de, siz daha mı iyi, daha mı temizsiniz?

Elinizdeki çamur izinin dilinize kadar sıçramasına sebep olan nefretiniz tamamen duygusal olabilir mi?

Sosyal medya ve klasik medya da çok sıklıkla Suriyeliler şöyle insanlar, böyle insanlar, şöyle nargile içiyorlar, böyle geziyorlar, şunu bıçakladılar, buraya saldırdılar, denize giriyorlar, çok çocukları var, kadınlar çalışmıyor, pek mutlular filan gibi çorbaya katsan çorbanın bile kabul etmeyeceği bir sürü laf salatasını, bazı mahfiller tarafından ortalığa boca/servis edildiğini hep görüyor, okuyoruz.

Bunlar genelde jakoben seçkinci azınlıklar. Bunlar daha çok, kendi köleliğine bakmadan her ötekileştirdiklerine efendi kesilmeyi maharet sanan tuzu kuru baylar/bayanlar.

Nitekim, bu tür yerel fitne işlerini Bursa şehir Gazetesi ‘Bursa’nın Ufak tefek Faşistleri’ başlığıyla ilk sayfasından haberleştirdi, başka bir deyişle ifşa etti.

Oysa bu şehir nerdeyse yerlisi olmayan, her birimiz için gurbet olan ve her birimizin bir yerlerden iradi ya da zorunlu göçlerle yerleştiğimiz bir şehir.

Kim oluyoruz da kimi, kimin yurdundan kovuyoruz.

Beylik laflara pek alışkın bu zevatlar, süt banyosu yaptırılmış steril ortamlarda evrensel haklardan, insan hakları bildirgelerinden, seyahat özgürlüğünden, yerleşme ve çalışma hakkından, özgürlükten filan bahsetmeyi entelektüel bir gevezelik olarak üç öğün yiyip içmekten de imtina etmezler.

Neyse Şehir gazetesinin konuyu ele aldığı başlık, Suriyelilere, ‘zuriyeli’ muamelesi yapan kalbi çukurluklar, zihni faşistlikler için uygun başlığı kullanmış, bu kadar kifayet eder sanırım.

***
Bu konuya bir alıntı ile katkı sunarak bu yazıyı da burada noktalamış olayım.
Yıldıray Oğur’un‘muhacirlikten mülteciliğe bir yüzyıl’ yazısından.

‘…Sırp, Yunan, Bulgar çetelerinden kaçan Müslümanlar Tikveş’ten, Manastır’dan, Selanik’ten Osmanlı’nın son topraklarına doğru ellerinde kalanlarla göç ettiler.
384 bini ancak menzile varabildi. Edirne, İstanbul, Bursa sokakları, cami avluları, sahiller, bahçeler göçmenlerle dolmuştu:

“Binlerce, on binlerce kişilik muhacir kafileleri Sirkeci garından itibaren şehri tamamen doldurmuşlardı, öküzlerin çektiği kağnı arabaları köprüden yukarılara, ta Beyoğlu’na kadar uzanıyorlardı. Rumeli’den ölülerini bile getirenler vardı. Onlar gâvur toprağında kalmasınlar, burada yatsınlar diyorlardı” (İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda)

Hilal-i Ahmer cemiyeti başta olmak üzere yardım cemiyetleri muhacirlere yardım ediyordu ama yıllar geçtikçe, muhacirler artmaya başladıkça İstanbul’un yerleşik ailelerinin muhacirlere bakışı menfileşmişti!

“Balkan Harbi sırasında İstanbul’a akan muhacir kafileleri onların neslinde öylesine menfi bir imaj meydana getirmiş olmalı ki soğuk kış günleri camilerde yer gösterilen bu diyar gariplerine bir nazar-i merhamet dahi fırlatmadan ‘Bitli muhacirlerin, sümüklü çocukların etrafı kirletmelerine kim izin vermişse cezalandırılmalı. Sanki İstanbul’dan başka gidecek yer kalmamış gibi buraya doluştular. Şu muhabere bir bitse de hepsi yerli yerine dönseler, etrafımız daonlardan temizlense’ diyorlardı.’’ (Semiha Ayverdi, Hey Gidi Günler Hey, s. 83)
Yine de, “savaşta vatanlarını korumak yerine kaçan vatan hainleri” diyen çıkmadı.

İlginizi Çekebilir

Asırlardır Tutulan Yas; Kerbela -8-

Şeb-i katl-u şeb-i kandır bu gece,       Melekler suya giryandı bu gece… İmam Hüseyin susuz dudakları ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir