Devletin yeniden kurulması

 Ak Parti MKYK eski üyelerinden Ayhan Oğan’ın “yeni devlet kuruyoruz” sözü sağ ve sol cenahta artçı sarsıntıları devam ettiriyor. Bahçeli ayların belki yılların biriktirdiği öfkeyle Oğan’ın müptezelliğini açıklarken Kılıçdaroğlu da Bahçeli’den geri kalmadığını gösteren ağır hakaretleri sarfetmeye devam etti.

Evet Oğan’ın bir heyecan dalgası ile sürçü lisan ettiği söylenebilir. Sarfettiği sözlerin bir abartı hatta külliyen yanlış olduğu da söylenebilir. Ancak bunun Türkiye’de bir sorun sayılması gülünç değil midir? % 50 oy alan iktidar partisinin bir yöneticisi bile görüşünü açıkladığı için kınanıyor, linç ediliyor. Öyle ir linç dalgası ki iktidar sözcüleri kendi yöneticilerini bile sahiplenmeye korkuyor. Türkiye’nin hangi halde olduğunu göstermesi bakımından ibretlik bir örnektir.

“Devlet bir kere o da Atatürk tarafından kurulmuş.” Aksinin söylenmesi, millete devlete Atatürk’e karşı bir savaşmış… Daha neler neler. Üzerinden yüz yıl geçen olaylar bile sükunet içinde konuşulamıyor. Yüz yıl öncesinin olayları hakkında kalıplaşan bir yorum, Atatürkçülük adıyla klişeleştirilmiş. Her kim bu yorumun rağmına bir söz söylerse “hain” sayılarak linçe uğruyor. Bütün bu linç kampanyalarının arasında bir de ara sıra “kulluktan kurtarıldık” gibi nakaratlar duyuluyor. Bu nasıl bir kurtarılma ki iktidarın yöneticileri bile farklı bir yorum söyleyemiyor?

II. Meşrutiyet döneminde sokaklara “kahraman-ı hürriyet” “halaskaran-ı zabıtan” yazıları fotoğrafları afiş olarak asılıyor. Elbette afişlerde Enver Paşa ve Resneli Niyazi bey var. Başka isim yoktur. Bu afişler birilerine dert olmuş, ilham kaynağı olmuş. Cumhuriyet döneminde “Milli Mücadele”nin adı değiştirilip “Kurtuluş Savaşı” yapılıyor. Çünkü Milli Mücadele, hemen ilk duyulduğunda milletin mücadelesini hatırlatıyor. Oysa o dönemin milletini birileri, sorumsuz, dostunu düşmanını bilmez, bir sürü gibi gördüğünden, işte o milletin yaptığı mücadelenin içinde yer almak birileri için “tenzili rütbe” sayılıyor. Oysa “Kurtuluş Savaşı” denildiğinde doğrudan bir “kurtarıcıyı” çağrıştırdığı için bu kesimin tarih takıntılarına uygun bir başlık oluyor. Yüz yıl önce hayal alemlerinde Kamal Paşa’yı Enver Paşa ile yarıştırdıklarından, o yarışın jargonuna göre ifadeler kullanıyorlar.

Devletin çok sayıda tanımı vardır. “Bir ülkede, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı olarak yaşayan bir topluluğun meydana getirdiği siyasi teşkilat” diye yapılan tanım ise sözlüklerde bile yer almıştır. O siyasi teşkilatın da hükümet, meclis, ordu, yargı, maliye, banka, polis, okul, ptt gibi kurumları vardır. 1920’den önce bu kurumlar yok muydu? Kamal Paşa’nın kendisi bile Samsun’a 9.Ordu müfettişi olarak hükümet tarafından gönderilmişti.

Demek ki ortada bir devlet kurulması falan yoktur. Türkler yüzlerce yıldır bu ülkenin hakimi olarak yaşamıştır. Eğer ille de bir kurucu aranacaksa O’nun da Süleyman Şah olduğu hatırlanmalıdır. Üç beş bin kişi ile geldiği İznik’te hiç yoktan “Anadolu Selçuklularını” kurmuştur. Sonradan gelenler ise bunun devamından başka bir şey değildir. Kurucu olmak öyle hevese bağlı madem geldik şu dünyaya bari bir kurucu olup gidelim görüşünden ibaret değildir. Şartlara, imkanlara en önemlisi de kurucu bir iradeye özelliğe sahip olmak gerekir.

1920’lerin Türkiye’sinde görülen “bir devlet kuruculuğu” değildir. Doğrudan bir iktidar mücadelesidir. Kamal Paşa bu mücadeleyi kazanmış Vahdeddin kaybetmiştir. Paşa mücadele döneminde Vahdeddin’e karşı, önce yaveri hazreti şehriyari diye yeminle ona bağlılığını ilan eder, ardından ondan hiç söz etmez son aşamada ise Vahdeddin’in hain olduğunu açıklar. Kamal Paşa’nın iktidarı döneminde bu söylem egemen olduğu için, herkes bunu tekrar etmekle görevli sayılıyor. Aksine herkesin bu iktidar mücadelesinde taraf olma ya da Kamal Paşa’nın tarafı olmak gibi bir zorunluluğu mu vardır? Hangi yetki ile hangi kanun ile insanlara böyle bir görev ya da zorunluluk tayin ediliyor?

Ak Parti yönetimi yukarıdan aşağıya doğru partiyi temsil etme yetkisi olanlar bir “eski Türkiye, yeni Türkiye” vurgusu yapmıyorlar mı? Bu eski ve yeni Türkiye vurgusu, illerde yapılan toki binaları, köprüleri, okulları hastaneleri için kullanılmıyor. Belki o bayındırlık işlerinin de bu vurgu da bir yeri vardır. Ama asıl söylenilen Türkiye’nin idari yapısında bir iyileşme, bir düzelme, bir farklılaşma olduğudur. İşte bu gün bile bir iktidar yetkisinin haklı haksız doğrudan tarih, siyaset yorumu sayılacak bir cümlesi nedeniyle uğradığı linç Türkiye’de özgür bir vicdanla yaşamanın zorluklarının hala devam ettiğini göstermektedir. Kendi yöneticisi için bile düşünce vicdan özgürlüğü temin edemeyen, linç kampanyalarına karşı onu sahiplenmeyen Ak Parti, Türkiye’nin idari yapısını, özelliklerini nasıl tek parti ve tek şef döneminin özelliklerinden arındıracaktır?




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir