Son Haberler

Hoş geldin ikinci cumhuriyet -II-

Aslında her şey mutlakıyete duyulan tepkiyle başlamıştı. Krallar, Monarklar bütün yönetim yetkilerini ellerinde toplamışlardı. Kullandıkları yönetim yetkileri sınırsız olduğu gibi onların kullandığı yetkileri nedeniyle asla sorgulanmaları da söz konusu edilemezdi. Üstelik sınırsız olan bu yetkilerini de ömür boyu kullanırlardı. Egemenlik bütünüyle bir kişinindi. Her şey o kişinin insafına, psikolojik durumuna bağlıydı. Mutlakiyet yönetimleri keyfi idi. Egemen kişinin heva ve hevesine, vehimlerine,  öfke ve sevincine bağlı olarak her şey değişebilirdi. Ülkenin kaynakları ise zaten o egemen kişinin özel mülkü gibiydi. İstediği gibi tasarruf ederdi. Özel mülkiyetin güvencesi olmadığı gibi, o egemen kişinin istemesi halinde her hangi birisi de mala mülke boğulurdu.

Bütün bu olumsuzlukların ancak yönetim yetkisinin yasama, yürütme, yargı gibi bölümlere ayrılması ve bunların birinin diğeri üzerinde bir sulta temin edemeyişi ile sağlanacağı görüşü kurtarıcı bir fikir gibi hızla yayıldı. Yönetme yetkisini elinde tutan kralın yetkileri sınırlandırılacak, sembolik düzeye indirilerek onun yerine halkın seçtikleri ülkeyi yöneteceklerdi. Ya da yönetme yetkisi bütünüyle halkın olacaktı. Yönetme yetkisinin (egemenliğin) bütünüyle halkın olması görüşü ise cumhuriyet olarak adlandırıldı.

Ancak halkın bu cumhuriyet idaresini nasıl tesis edeceği de önemli bir sorun oldu. Çünkü kendisini kurtarıcı olarak görenler halkın böyle bir hakkının, yeteneğinin olmadığı fikrindeydiler. Halk kendi kendini yönetecek, kendisi için gerekli olanı, iyi olanı seçecek düzeyde olmadığından hareketle, halk adına bu işi elbette kurtarıcı olan kişi yapacaktı.

Osmanlı döneminde de 1876 Anayasası ile birlikte kısmi bir kuvvetler ayrılığı düzenlemesi yapılmıştı. Padişahın yetkileri az çok sınırlandırılmış, yönetim yetkileri de yasama yürütme ve yargı organları arasında paylaştırılmıştı. II.Meşrutiyet döneminde Anayasada yapılan değişiklikler ile padişahın yetkileri oldukça sınırlı bir düzeye çekilerek sembolik hale getirilmiş kamil sayılacak ölçüde bir parlamenter sistem tesis edilmişti. Çok partili özgür seçimler yapılmış basın ise benzeri ancak günümüzde görülecek ölçüde özgür, bağımsız bir duruma getirilmişti. Ne varki bu özgür, bağımsız ortam ve onun idari yapısı olan parlamenter sistem peyder pey kısıtlanarak adı var kendisi yok bir duruma dönüştürülmüştü.

Ocak 1923’de İzmit’te bir basın toplantısı yapmış olan M. Kemal Paşa “Halkı kendi haline başıboş bırakamayız” demişti. Osmanlı döneminde de halk sözü kullanılmaz, onun yerine “reaya”, son dönemlerde ise “tebaa” sözü kullanılırdı. Reaya sürü kökünden geldiği gibi tebaada zaten uyan, bağlı olan demekti. Anlam itibarı ile akraba sayılacak kelimelerdi. Kemal Paşa ölümüne kadar hep “kuvvetler birliğini” savunmuştu. Meclis başkanı olduğu dönemde bütün kuvvetler (yasama, yürütme, yargı) meclis adına onda toplanmışken cumhuriyetin ilanından sonra da kendisine verilen “kurtarıcılık, kuruculuk” unvanları ile milli egemenliği tek başına kullanan bir durumdaydı. Kurtarıcılık ve kuruculuk özelliği elbette ömür boyu sürmüştü. Halkı kendi haline başı boş bırakmadan, halk için gerekli gördüklerini tayin ve tespit etmişti. Onun tarafından tayin edilenlerden oluşan meclis ise onun yaptıklarını “yasa” haline getirmişti.

Egemenliğin bu dönemde halka ait olduğunu iddia etmek hayli kuşkuludur. 1950’de başlayan demokrasi döneminde ise halkın, başı boş ve kendi haline bırakılması halinde “kurtarıcı, kurucu” ilkelerin rağmına seçimler yaptığını görülmesinden dolayı askeri darbelerle halkın seçimine, halkın egemenliğine ayar verilmişti. 1961 Anayasası ile başta anayasa mahkemesi hakimler savcılar kurulu gibi tesis edilen kurumlar aracılığı ile halkın seçme ve egemenliğini kullanma hakkı askeri ve oligarşik bir vesayetin gölgesinde kalmıştı. 1961 Anayasası ile tesis edilen bu vesayet düzeni ancak 2010 Anayasa referandumu ile ortadan kaldırılabilmişti.

2007 yılında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Çankaya son kaledir, oraya herkes seçilemez” demişti. O vesayet düzeninin yazılı olmayan bir kuralını seslendirmişti. Oysa Abdullah Gül’ün eşinin başörtülü olmasından başka öyle belirgin kabul edilemez bir özelliği de yoktu. Özgür seçimlerde halkın iktidar ettiği bir partinin Ankara’da cumhurbaşkanı seçemeyeceğinin bir örneği daha ortaya konulmuştu. Zaten daha öncede o vesayet tarafının uygun görmediği adaylar silah tehdidi ile (1961’de Ali Fuat Başgil gibi) veya TBMM üzerinden savaş uçakları uçurarak (1973’te Faruk Gürler’in seçtirilmeye çalışılması gibi) son kale dedikleri Çankaya’ya makul saydıklarını seçtirmeye çalışmışlardı. Halkın ne dediğinin elbette onlar için hiçbir önemi yoktu. Halk zaten başı boş ve kendi haline bırakılmayacak durumdaydı.

2010 ve 2017’de yapılmış olan Anayasa referandumları ile bu silahlı darbeli askeri, oligarşik vesayet düzeni sona ermiştir. Egemenlik gerçekten milletin olmuştur. Halk her hangi bir tehdit altında kalmadan özgürce istediğini seçmiştir. Halkın reaya, tebaa ya da başı boş bırakılamayacak bir vasiye ihtiyacı olan bir topluluk olarak görülmesi dönemi sona ermiştir. Bu yüzden 24 Haziran 2018 seçimleri ile gerçekten ikinci cumhuriyet dönemi başlamıştır. Bu dönemin de istismar edilmeden, halkı yaptığı seçimlere pişman etmeden sürüp gitmesini dilerim.

İlginizi Çekebilir

Siyaset aklının çelişkileri…

Seçilmişlerin, seçmenleri üzerinde hakimiyet kurması, tek parti döneminden tevarüs ettiğimiz, en çirkin siyasal bir tavır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir