İnsan ve haklar üzerine

İnsan teki ve toplulukları, var ediliş muradı ve serüveninden bağımsız olmayan/koparılamayan, varoluş öyküsünün hem öznesi ve hem nesnesi olarak tarihin tüm zaman ve mekânlarından akıp gelen soru ve sorunları üretmeye devam ederek bir yol yürüyor.

İnsan teki, tarihin tüm sosyolojik, politik, ekonomik, dini ve kültürel olguların muhatabı ve faili olarak, hem etken hem de edilgen kaldığı bir tecrübeyi biriktirerek, kendi öyküsünü yazmaya, bu öykünün birincil öznesi olarak, kendi ürettiği soru ve sorunlara cevap arama cehdini bırakmadan var olma kavgasını sürdürmeye devam ediyor.

Bilinen yazılı tarihin ve bize ulaşan farklı kaynaklar ve sözel tarihin verileri göstermiştir ki, insan teki ve toplulukları sadece kendisi dışındaki varlıklar üzerinde değil, bizzat kendi varoluş macerasının diğer paydaşları üzerinde de bir hegemonya/hukuk oluşturarak tarihin en temel çatışma/ayrışma alanlarının oluşmasında da imza sahibidir.

Başka bir deyişle yaratılıştan gelen, ‘ontolojik kardeşlik’ olarak ifade edebileceğimiz, kendi türü üzerinde de bir tahakküm kurmaktan, kendi benzerini nesneleştirerek, gücünün yettikleri üzerinde efendi köle ilişkisi kurmaktan da geri durmamıştır.

İnsan teki ve toplulukları; aynı zamanda, hem kendi türü ile, hem de diğer varlıklar üzerinde bir ilişki geliştirirken, bu ilişkinin sosyolojisini, ekonomi politiğini oluştururken ve tüm bunlara dair bir yasa ve hukuk düzeni kurarken, bir güç/zor/erk mekanizmasının şu ya da bu şekilde ama haksız bir biçimde ele geçirdiği egemenlik imtiyazlarını ve menfaatlerini verili ve mutlak bir meşruiyet aracı olarak kabul edegelmiştir.

Bu ‘zor erki’, ister dinsel/mezhepsel, ister soy, ister kabile, ister cinsiyet, ister bilgi, ister mülkiyet, ister tekasür menşeili sayılarla elde edilmiş olsun.

Meşruiyeti kendinden menkul, dogmatik bir hakka dönüşen bu imtiyazların korunmasını, sürdürülmesini içeren bir aklın ürünü olarak efendi/köle ilişkilerinin doğallaştırılmasını (neredeyse)temel ve tek bir gerçeklik olarak ele alagelmiştir. (efendi köle ilişkilerinden kısaca kastedilen şey, insanın insanla/doğayla ilişkilerini içeren ve insan/doğa üzerinde bir tasarrufa sebep olabilecek her şeyin ‘efendi/ler’ tarafından belirleniyor olmasının tekelci, masum, mutlak ve meşru olarak kabul edilmesi anlamında kullanılmaktadır)

Siyasal sistem, insan doğa ilişkileri ve toplumsal hiyerarşi anlamında etkileri günümüze kadar gelen kimi antik çağ Atina filozoflarının da dâhil olduğu ve muteber gördüğü, bu eşitsizliği doğal ve meşru sayarak kurumsallaşmasını onaylamışlardır.

Devleti her şeyin üstünde tutan ve adeta putlaştırma seviyesinde bir inanışın, klasik yunan düşüncesine dayandığı ifade edilir. Tanrı tarafından konulan ve insan doğasına uygun, değişmez, ölümsüz kanunların varlığını dillendiren hukukun, devletin hukukundan üstün olduğu görüşünden hareket eden doğal hukuk düşüncesini ilk defa yukarıdaki anlayıştan ayrılan Stoisyen filozoflar tarafından dile getirildiği bilinmektedir.

Bu öğretiye göre insanın doğası doğuştan özgür ve eşittir. Devlet insan doğasının ürünüdür ve insana karşı tahakküm aracı olarak kullanılması kabul edilemez. (devletin kutsallığı ve ortaya çıkışıyla ilgili çok farklı tezler olduğu başka bir bahistir)

İnsan teki ve topluluklarının ve insanlar arasındaki eşitsizliğin doğasına ilişkin sorular/sorunlar, aynı zamanda adalet, hak, ahlak, özgürlük, egemenlik, hukuk, devlet, toplumsal sözleşme, din gibi kavramların gölgesinde ve hinterlandında tartışılmaya devam edegelmiştir.

Tüm bu meseleler insanın en yalın yerleşik toplumsal düzeninden en karmaşık post dijital küresel dünya düzenlerine kadar hep gündem de olan ve tanımlanması da, tamamlanması da insan varlığıyla beraber devam edecek olan ve her geçen zaman imkânsızlaşan soru ve sorunlar olarak var ola gelmiştir.

İnsan teki ve topluluklarının insanca yaşama hakkının gerekleri olan tüm sosyal, siyasal, hukuk, ekonomik, dini ve başkaca değerlerle,  güven ve huzur içinde kendi cinsinden ve başka diğer varlıklar tarafından engellenmediği, tehdit ve tacize maruz kalmadığı, daha da ötesi, şu ya da bu kimliğinden dolayı ortadan kaldırılması gereken varlıklar olarak görülmediği bir yaşam sürme hakkı olduğudur.

İnsan teki ve toplulukları bu hakkı aynı zamanda aynı habitatın içinde olan diğer varlıkların doğalarını da dikkate alan, ekolojik bir hakkaniyet içerisinde çözmekle de mükelleftirler.

Bu mükellefiyet ve talepler, tarihin seyri içinde insanın kendisiyle ve doğayla çatışma alanlarını ve biçimlerini de belirlemiştir.

Hak, adalet, iyilik, ahlak, eşitlik, egemenlik ve özgürlük gibi değerleri içeren kavramların tüm zamanların en önemli ve en çok tartışılan konu başlıkları olması, bir şekilde var edilen/var olan çatışma ve iktidar aygıtlarına karşı insan teki ve topluluklarının eşit, özgür, adil ve barış içinde bir yaşam sürdürebilmesinin imkânlarına dair bir çaba arayışının ürünüdür.

İnsan, hem doğal habitatın bir üyesi olarak, hem de kendi icat ettiği/kurguladığı sosyal/siyasal/ekonomik düzen ve ilişkilerin bir üyesi ve uygulayıcısı olarak bu güne kadar sürdürüle gelen bir mücadelenin çıktıları olan hak ve özgürlüklere ilişkin hukuk oluşturacak tecrübeler de biriktirmiştir.

Bu tecrübeler de göstermiştir ki, Uluslararası Sözleşme ve yasalara da konu edilen ‘hak ve özgürlükler ’i elde etmek, korumak, uygulamasını takip etmek, bu hakları şu ya da bu sebeplerden askıya alacak/yok sayacak tüm gerekçe, aktör ve iktidar aygıtlarına karşı mücadele edilebilmek ve bu mücadeleyi kesintisiz bir eylemliliğe dönüştürecek örgütsel dayanışma zeminlerini de inşa etmeyi en temel bir ihtiyaç olarak zorunlu kılmıştır.

İnsanın insan üzerinde tahakküm kurma serüveninin yasaları ve sosyal/siyasi/politik düzeni nasıl oluşturduğuna dair, tarihi ve şimdi de devam eden gerçekleri göz ardı etmeden, söz konusu olan tüm ‘hak’ taleplerinin kurulu düzenlerin egemen paradigmalarının ürünü olan yasalarla ve bu yasaların/sözleşmelerin/bildirgelerin belirttiği, gerektiğinde askıya alınan haklarla ve ulusal sınırlarla sınırlı olmadığı da bu mücadelenin olmazsa olmaz bir unsuru olarak kabul edilmelidir.

İnsan hakları değerlerinin modern dünya ile çok daha fazla telaffuz edilmesi, bu değerleri kendi tarihiyle sınırlı tutulmasını gerekli kılmaz.

19 yy dünyasının şartları ve bu zaman aralığının insan hakları ihlal alanları ve bu hakları ihlal eden iktidar odakları ve kimlikleri açısından büyük değişimlere uğramıştır. Devingen bir varlık olarak insan, kurduğu/kurguladığı tüm düzenlerde yeni iktidar odakları oluşturduğu gibi bu odakların hukukunu da oluşturarak ihlal alanlarını devlet aygıtının yanı sıra yeni iktidar odakları üzerinden de yaygınlaştırmakta ve kimi uygulamalarıyla denetimden uzaklaştırma becerisini de göstermektedir.

Bilindiği üzere, İkinci dünya savaşına kadar diğer tüm alanlarda olduğu gibi insan hakları alanında da hukukun öznesi ve muhatabı devletlerdi. Hak ihlalleri uluslararası bir korumaya da sahip değildi

Endüstriyel kapitalizmin hâkim olduğu küresel sistem, insanların sadece ekonomik olarak değil, siyasal, sosyal ve kültürel olarak da,  bir yerden bir yere taşımadan köleleştirme mekanizmalarını üretme kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir.  Bu sistemin en belirgin özelliğinin, siyasal/sermaye gücü ve meşruiyetini elinde bulunduran iktidar aygıtlarının en çok hak ihlal eden aktörler olması ve en çok hak ihlal edilen alanların bu aygıtlar tarafından oluşturulması tesadüf değildir.

Ulus devlet şartlarının ve devlet merkezli insan ve hakları anlayışının günümüzde çok farklılaştığını sosyolojik/siyasal okumalar üzerinden de rahatlıkla görmek mümkündür. Devlet ve devlet iktidarı merkezli odaklar ile sadece bu odaklar üzerinden ihlallerin yapıldığına ilişkin yaklaşımlar ‘hak’ mücadelesi açısından birçok şeyi ıskalamayı da beraberinde getirecek bir yanılsama olduğu dikkatten kaçmamalıdır.

Söylenecek çok şeyin olduğu bir alanda mücadele etmeyi bilinçli bir sorumluluk olarak üstlenecek olan her bireyin ayrım gözetmeksizin tüm iktidar aygıtlarına ve bu iktidarların varlığını/yapıp etmelerini doğallaştıran ve meşrulaştıran tüm araçlara karşı bilinçli bir sorgulama yapması gerektiği açıktır.

İlginizi Çekebilir

Kamu kendine çeki düzen versin

09.12.2018 Son yıllarda kamu kurumları ve bu kurumları yöneten kişiler gerçekten kantarın topuzunu kaçırmış durumda. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir