İnsanlığın yarısı

 

İnsan teki olarak her birimizin doğal cinsiyetleri var.

Zaten büyük sayılar yasasına göre de yeryüzünde yaşayan insanların yarısı erkek, yarısı kadındır.

Bu doğal / biyolojik cinsiyetlerimizin yanında birde erkeklerin ve kadınların toplumsal hayat içinde yüklendiği roller, üzerine aldığı yükümlülükler var.

Gerçi bu roller / bu yükümlülükler toplumlara / kültürlere / çağlara göre değişebilen rollerdir.

Her toplumda / her kültürde / her çağda kadına ve erkeğe aynı roller verilmediği gibi aynı yükümlülükler yüklenmiyor.

Çünkü her toplum / her kültür / her çağ erkeği de kadını da başka türlü inşa ediyor.

Toplumsal cinsiyetler, toplumsal zihniyetler üzerinden şekilleniyor.

Esasen iklim, üretim ilişkileri, mülkiyet, gibi hususlardır kadın ve erkeğin toplumsal rollerini ve yükümlülüklerini belirleyen.

Hemen hemen bütün toplumlarda / kültürlerde / çağlarda bir gerçek hayatın içinde olan kadın var ki bunlar alabildiğine ve olabildiğince ezilen kadınlardır.

İstatistiklere göre bunların neredeyse yarıya yakını düzenli olarak kocalarından dayak yiyor.

Bir de aşkın / edebiyatın / şiirin / sanatın konusu olan kadın var ki bunlar da alabildiğine ve olabildiğince yüceltilen / kıymet atfedilen önemli ve değerli kadınlardır.

 

Tarih içinde erkeğin kadına baskın olduğu toplumlar / kültürler / dönemler olduğu gibi, erkek ile kadının eşitlendiği toplumlar / kültürler / dönemler de olmuştur.

Ancak kadının erkeğe egemen olduğu toplumlar / kültürler / dönemler olmamıştır.

Sözgelimi eski yunanda kadının annelik rolü var ve yükümlülükleri ev ile sınırlı.

Agorada / meydanda olup bitenler, alınan kararlar, siyasal olaylar kadını ilgilendirmez.

Çünkü bunların hepsi peşinen erkeklerin işi kabul ediliyor.

İlginçtir hemen bütün toplumlarda, bütün kültürlerde, bütün dönemlerde, kadın filozof, kadın bilim insanı, kadın siyasetçi yok denecek kadar azdır.

Bugün dahi bütün özgürlük, eşitlik ve insan hakları söylemlerine rağmen Avrupa’da akademi dünyasında, siyasette kadın sayısı oldukça azdır.

İnsan olarak kadınların kadınlık rollerini oynaması, yeteneklerini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi pek mümkün olmamış.

Kadınlar kamusal alandaki roller ve statüler dikkate alındığında genellikle ikincil muameleye maruz kalmıştır.

Ancak hane içinde özellikle Anadolu geleneğinde ve kültüründe egemen olan, muktedir olan genellikle kadınlardır.

Kadın hareketleri (feminizm) ne yazık ki bir gerçeği ıskalıyor, görmezlikten geliyor.

Çünkü bu hareketler aksiyoner hareketler değil, reaksiyoner hareketlerdir ve kendi içinde son kertesine kadar tutucudur.

İnsanlığın başlangıcından beri erkeklerin kadınların haklarını gasp ettiği düşüncesiyle hareket ediyorlar.

Erkek karşıtlığına / erkek düşmanlığına dönüşmüş, masumiyetini kaybetmiştir.

 

İşin özü / özeti şudur.

Kadın da erkek de son tahlilde insandır.

Bir başka ifade ile insanın / insanlığın yarısı kadındır, yarısı erkektir.

Dolayısıyla insan ne kadar saygınsa, ne kadar saygıyı hak ediyorsa, kadın da erkek de o kadar saygındır, o kadar saygıyı hak ediyor.

Ne kadının ne erkeğin ekstra bir saygınlık talep etmeye hakkı yoktur.

 

İlginizi Çekebilir

Bu topraklara hep yabancı kaldılar…

İsimleri ne olursa olsun, ama, kafalarıyla bu topraklara hep yabancı kaldılar. Müslümanın ekmeğini yediler ama ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir