Karadır şu bahtımız kara…

veysel kaya sinema resim2 Karadır şu bahtımız kara…

“Gün geçmiyor ki sayın seyirciler bir Çanakkale filmi daha vizyona girmesin.” Ana haber bültenlerinde bakirliği bozulan ve artık klişeleşmiş bu cümleyle başlamamın sebebi, bu cümleyle aynı kaderi paylaşan Anadolu halklarının muhteşem kahramanlık destanı Çanakkale Zaferi’nin artık sinemalarda bu kadar sık boy göstermesi. Üstelik bu kadar sık karşımıza çıkmasına rağmen hala eli yüzü düzgün bir filmin çekilmemiş olması. Hatırlayalım, vizyon başlangıç tarihi kabul ettiğimiz eylül ayından bu yana sırasıyla Çanakkale Çocukları, Çanakkale 1915 ve bu filmlerle aynı ruha sahip Taş Mektep, Eve Dönüş: Sarıkamış 1915 filmleri vizyona girdi. Ama bu filmler ne sinematografik açıdan ne de bir kahramanlığı anlatmaya yaraşacak kalitede olması açısından vasat filmler kategorisinin üstüne çıkabilecek filmlerdi. En önemlisi ise bu kadar vasat Çanakkale filminin ardından izleyicinin artık ‘Çanakkale filmi’ dendi mi zihninde oluşan vasat film algısı. 15 Mart’ta vizyona giren Çanakkale Yolun Sonu filmi ise daha proje aşamasındayken gerek bütçesi gerek tercihleri konusunda bu vasat film algısının kırılmasına vesile olabilecek bir film izlenimi uyandırdı. Ancak gelin görün ki sinemaya gidip izledikten sonra, çıkışta şu Neşet Ertaş türküsünü çığırmamak elde değildi: Karadır şu bahtım kara. Zira o güzelim bütçeye ve tercihlere rağmen bu iş de yine ele yüze bulaştırılmış. Film Nisan 1915’te Osmanlı’nın direniş kapısı olan Çanakkale’ye, seferberlik emri alan kardeşi Hasan’ın peşinden gönüllü olarak gelmiş, Balkan Savaşı’nda yararlılık gösterdiği için terhis olmuş, Muhsin’in ekseninde geçiyor. Bu kurgusal tercihiyle film, Fetih 1453’ü saymazsak bir ilk olma özelliği taşıyor. Çünkü Çanakkale Yolun Sonu daha önce savaşa geniş bir çerçeveden bakan filmler gibi öyküyü tekrar etmiyor, büyük öykünün içindeki küçük bir öyküyle yola çıkıyor. Böylece dar bir odaktan bakıp geniş çerçeveyi göstermek istiyor. Bu açıdan bakıldığında film, Kapıdaki Düşman ve Er Ryan’ı Kurtarmak filmlerinde olduğu gibi sihirli Hollywood formülünü kullanıyor. Ancak bunu yaparken bir yandan özgün olmayı da ihmal ediyor. Zira Keskin Nişancı mitinin daha önce bolca kullanıldığı Hollywood menşeli Kapıdaki Düşman filmine benzerliğiyle dikkat çekiyor Çanakkale Yolun Sonu. Filmde Muhsin keskin nişancıdır ve bu anlaşılınca ona özel bir görev verilir: Cephe arkasından karşı taraftaki rütbelileri vuracaktır. Bir müddet sonra şanı gittikçe yayılmaya başlayan Muhsin’in karşısına düşman kuvvetlerinden bir keskin nişancı konur. Ve bu iki keskin nişancı arasında bir kovalamaca başlar. Hatırlarsanız Kapıdaki Düşman filmi de buna benzer bir kurguya sahip: Sovyet keskin nişancısı Vasiliy Grigoryeviç Zaytsev’in keskin nişancı oluşu ve Stalingrad Savaşı’nda rakibi Alman keskin nişancısı Binbaşı Erwin König’le mücadelesi… Çanakkale Yolun sonu filmi Gürkan Uygun dışında oyunculukların da vasat olduğu bir film. Muhsin’i Kurtlar Vadisi dizisindeki Memati rolüyle tanıdığımız Gürkan Uygun canlandırıyor. Gürkan Uygun rolünün hakkını çok iyi bir şekilde vermiş olmakla birlikte filmin tek inandırıcı unsuru konumunda diyebiliriz. Muhsin’in kardeşi Hasan ise öyküde kör topal ilerleyen bir hikâyenin karakteri gibi. Filmin ana öyküsüyle bir türlü kuramadığı diyaloğu öyle bir yerde kesiliyor ki inandırıcılık bağlamında ne olduğunu bile anlamıyor izleyici. Behice hemşireye gelince fecaat bir durumla karşılaşıyoruz. Berrak Tüzünataç’ın canlandırdığı Behice hemşire canını dişini takan bir hemşireden çok dönemin moda dergilerine konu olabilecek bir yapaylıkta. Oyunculuğun zayıf olması da işin içine katılınca siperde öylece duran bir kum çuvalı kadar bile inandırıcılık sergilemiyor. Karşı cephedeki karakterlere bakıldığında ise daha büyük bir faciayla karşı karşıya kalıyoruz. Animasyon filmlerindeki kötü karakterler kadar bile inandırıcılık sağlayamıyor karşı cephe. Bir diğer husus da Türk sinemasının her türlü sorunu bir şekilde halletmesine rağmen bir türlü halledemediği kostüm meselesi. Savaşın göbeğinde çalışan bir askerin yahut hemşirenin kıyafeti deterjan reklamlarına konu olabilecek kadar temiz ve gıcır gıcır olabilir mi? Türk sinemasında oluyor demek. Bu sorunun sadece bu filmde karşımıza çıkmadığını düşünürsek kolektif bir temizlik takıntımız olduğunu düşünmemek elde değil.  Tıpkı Japon animasyon filmlerinde gözlerin yusyuvarlak çizilmesi takıntısı gibi bir takıntı olmalı bizdeki. Sadece kıyafetlerin temiz ve gıcır gıcır olmasıyla kalmıyor hatalar. Cephedeki askerlerin ayakkabılarına bakıldığında görülecektir ki tüm askerler seri üretimden çıkmış tek tip botlar giymekte. Hâlbuki o döneme bakıldığında ülkenin böyle bir imkânının olmadığı görülecektir hele hele ayakkabısız askerler gerçeği ortadayken. Artık izleyiciler böyle küçük detayları bile atlamıyor. Bunu Türkiye’deki sinema endüstrisinin anlaması lazım artık. Çanakkale Yolun Sonu filmi büyük bütçeli bir yapım olmasına rağmen sinema değil de, televizyona yakın bir film. Öyle ki vasat bir film olmayacağı beklentisi ile çıktığım sinema yolunu filmi izledikten sonra gerisin geri yürürken Neşet Ertaş’ın aziz hatırasını anmak dışında bu filmden herhangi bir şey kalmadı bende. Aynı zahmete katlanmaya değer mi, sizlerin tercihine kalmış bir şey pek tabi. Ancak siz de illa Neşet Ertaş’ın aziz hatırasını anmak istiyorsanız, hiç bu zahmete katlanmayın bence. Kanepeye yaslanın, Youtube’tan Neşet Ertaş’ı açın ve dinleyin: Karadır şu bahtım kara…

Bir Cevap Yazın

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone