Anasayfa / Yazarlar / Kasım ayı, böyle bir ay işte…

Kasım ayı, böyle bir ay işte…

Kasım ayı, hiç bu kadar yoğun geçmemişti. 2017’nin Kasım ayı geçmiş senelere göre oldukça hareketli oldu, oluyor. Perde gerisinde, bilinmeyen bir takım hareketlilik mi vardı, bizce malum değil. Bizce malum bir şey varsa, öncekilere kıyasla, bu yılın Kasım’ı sanki bir başkaydı. Zaten oldum olası, cumhuriyet tarihi boyunca, bu ülkenin sorunlarını ağız tadıyla, konuşamaz ve tartışamaz olduk. Sözün gelimi yıllarboyu, Kemalizm hakkında konuşmak, mayınlı arazide gezmek gibi bir şey. Övgülerin önü, sonuna kadar açık iken/sövgü demeyeceğim/ eleştirilerin önüne, yasalardan bariyerler örüldü.

İki, uç örnek vermek gerekirse; Sultan II. Abdulhamit hakkında konuşurken, istediğiniz kadar hakaret edebilir hatta sövebilirsiniz, ama söz M. Kemal’e gelince, mayınlı arazide gezmek gibi bir durum ortaya çıkar. Niçin? Çünkü 5816 sayılı kanun hemen karşınıza çıkar ve kendinizi hâkim karşısında bulursunuz. İş bu noktada da kalmaz, mapus damına konulabilirsiniz. Daha dün, Mustafa Armağan’ın başına gelenler, en somut örnek olarak önümüzde durmaktadır. Dünya Siyonizm’inin, yıllarca kendi sultanını, kendi milletine ‘Kızıl Sultan’ diye yuttururken, bunu engelleyecek bir yasa yoktu, ama gerçeklerin, er geç ortaya çıkması gibi bir âdeti olduğunu, bu gün daha iyi anlıyoruz.

Bir zamanlar 10 Kasımlar çok farklı kutlanır, sadece yas tutulurdu. Sinemacılar tatile girer, içkili mekânlar, servis yapmaz, TRT kanallarında, M. Kemal’in sevdiği şarkılar, ruhu için okunur, gazeteler kara manşetlerle çıkardı. Sonra Özal zamanında yas olmaktan çıkartıldı. Bir şey de kaybetmedik. Şimdilerde ise daha bir değişik kutlanmaktadır. Özellikle 2017 Kasımında, garabetin dozu oldukça arttırıldı.

Tamam; M. Kemal’i, Kemalistlerin, muhafazakâr cenahı dövme sopası olmaktan kurtarma çabasının anlaşılır bir tarafı olabilir. Hatta; ‘iki yüzlülük iklimi’nin ortadan kaldırılması adına, bu tolere edilebilir. Bu da anlaşılır bir durum. Ancak; toplumun tüm kesimlerinin, yas tutmaya zorlanmasının, bunun devlet eliyle yapılmasının izahı var mı, bunu bilemiyorum. Akademik anlamda, yapılan tarihi yanlışların yeni kuşaklara aktarılmasının sağlayacağı ilmi getiriyi bir kenara koymak mümkün mü? Bu ülkede siyasal iktidarlar, hala Atatürkçülük üzerinden bir meşruiyet arama refleksi gösteriyorlarsa, bunun, paradoksal bir durum olduğunu söylemeliyim. Yine de, bu durumların arka planında yaşandığını sandıklarımızın, aklıma en son gelmesi gereken fikirler olmasını tercih ettiğimi, ifade etmeliyim.

Tarih ve tarihi yapanlar, yaptıklarının hesabını, bir tarihi bilinç içinde gelecek kuşaklara verebilmeli, değil mi? Verilebilsin ki, gelecek kuşaklar, alacaklarını alsınlar, almayacaklarını tarihin kucağına bıraksınlar. Milletlerin, tarihe yürüyüşü, tarihte yürüyüşü de bu şekilde mümkündür.

Ümit ederiz gelecek yıllarda; hem devlet aklına hem de insanımıza aklı selim hakim olur da, Kemalist devrimler adı altında bir kısım çevrelerin, milletin büyük bir kesiminin ötekileştirilmesine neden olan bu kaygan zemin, ortadan kaldırılır.

Yeni kuşaklar, tarihi ve tarihi şahsiyetleri, geleceğe dönük yapacakları planların, objektif tutarlı ve kendi milletiyle çatışmayacak şekilde yapılmasına kaynaklık eder. Söz gelimi, ‘Kızıl Sultan’ diye yutturulan Abdülhamit’in, kurtlar sofrasında nasıl direndiğini, ülkesini yem etmemek için kurtlarla nasıl dans ettiğini, zar zor ulaşılabilen kaynaklardan, yeni yeni anlamaya başladık. Bölgemizde yaşanan güncel olaylara bakmak bile bunun için yeterli sayılır sanırım.

Bu bile bütün meseleyi, tek başına açıklamaya yetmektedir.

İlginizi Çekebilir

Evlatlarımız için dayanışma!

Bursa Şehir Gazetesi, birkaç hafta önce çok önemli bir konuyu gündeme taşıdı. Malum ilk ve ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir