Son Haberler

KENT ve DİN

Kentler kozmopolitan ortamlar / kozmopolitan mekânlardır.

Bu yanıyla da aslında biraz tekinsiz ortamlar olduğu söylenebilir.

Genellikle göç alan yerler olduğu için tekil / tekçi bir yapıya rastlanmaz kentlerde.

Her dinden, her ırktan, her milletten, her mezhepten her anlayıştan insan yaşar kent ortamında.

Bu farklı yapılar, farklı eğilimler ve farklı kimlikler kentlerin desenini / dekorunu oluşturur haddizatında.

Kentli insan, farklılığının farkındadır ve kendi farklılığı temelinde kamu otoritesinden / kamu idaresinden hizmet bekler.

Kentli insan, yine bu farklılığı temelinde kamuda yeterince ve gereğince temsil edilmek ister.

Kent yaşamının / kent ortamının birazda doğası gereği çoğulcu bir yapısı vardır.

Bu anlamıyla kent demek, biraz çoğulculuk demektir.

Bu sebeple olsa gerek, kent ortamında hemen her alanda örgütlü yapılar ortaya çıkar.

Bu örgütlü kurumsal yapıların içinde din eksenli yapılanmalar ve kurumlar ağırlıklı bir yer işgal ederler.

Şehirdeki çoğulculuğa uygun olarak her birinin kendine özgü din anlayışları / din algıları / din yorumları vardır.

Bu örgütlü dini yapılar aynı zamanda dinin / İslam’ın sivil yorumunu temsil etme iddiasındadırlar.

Buna karşın kentlerde din hizmetleri veren resmi kurumlar ve organlar da vardır.

Bu kurumlar da İslam’ın resmi yorumunu temsil etme noktasında duruyorlar.

İslam’ın bu resmi ve sivil yorumu yanında bir de kentli ve kırsal yorumundan söz edilebilir.

Kırsal yorumun daha gelenekçi ve daha mistik, kentli yorumun da daha modern, daha seküler ve daha rasyonel olduğu söylenebilir.

 

Türkiye’de 1950’lerden itibaren biraz da tarımdaki modernizasyona ve makinalaşmaya bağlı olarak kırdan / kırsaldan kente doğru yoğun bir göç yaşandı.

Bu göçler daha ziyade Ankara, İstanbul, İzmir gibi ticaret ve sanayi merkezi olan büyük kentlere doğru gerçekleşen göçlerdi.

1990’lı yıllardan sonra bu kez kentten kente doğru bir göç dalgası oluştu.

Bu göç dalgası da daha ziyade güvenlik ve emniyet gerekçesiyle oluşan bir göç dalgasıdır.

 

Her iki durumda da kentlerin periferisinde gecekondu mahalleleri oluştu.

Bu mahallelerde halk, bütün yoksulluk ve imkânsızlıklara rağmen sosyal yardımlaşma ve dayanışma ruhunu kaybetmedi.

Kendi aralarında örgütlenerek / organize olarak cami inşa ettiler, Kur’an kursları açtılar.

Daha sonra gelen ikinci kuşak, kendi mahallesiyle yetinmeyerek kentin merkezine doğru yöneldi.

Yaşadığı kentin ekonomisine, siyasetine, yönetimine talip oldu.

Netice itibariyle tüccar oldu, sanayici oldu, kent yöneticisi oldu.

Ne var ki, gündelik hayatında / ibadetlerde dindar bir görüntü veren bu yeni kent sakinleri, işinde, ticaretinde, siyasetinde, yönetiminde hep seküler yönelimler içinde oldu.

Hal böyle olunca kentlerin imar ve inşa süreçlerinde bu dini kimlikler, bu dini kabuller, bu dindarlıklar hiç ama hiç etkili olmadı / olamadı.

Çünkü dini kimlikler, dini kabuller, dindarlıklar şehri değiştiremiyor /dönüştüremiyor.

Aksine şehir, dini kimlikleri, dini kabulleri, dindarlıkları değiştiriyor / dönüştürüyor.

 

İlginizi Çekebilir

Hz. İbrahim radikal mı idi?

Hz. İbrahim’in, babasının ve atalarının yolunu taklid etmeyip ‘Göklerin ve yerin melekütunun’ arayışına girişmesi konusunu ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir