Milli siyaset

Necmettin Erbakan’ın 1990’ların siyasi şartları içinde söylemiş olduğu “Bugün Atatürk kalksaydı Refah Partili olurdu” sözünden yola çıkılarak “milli politika” takip etmek konusunda Refah Partisi Atatürk döneminin takipçisi olmuştur sonucuna ulaşılabilir mi? Elbette siyaset dünyasında her kavramın birden çok anlamı olmaktadır. Söylenmiş her cümleyi, kelimeyi sözlük anlamları ile bilmek, anlamak yeterli olmuyor. Necmettin Erbakan’ın bu sözünü hangi siyasi şartlar içinde kimlere nasıl bir cevap isteği ile söylemiş olduğunu da hatırlamak en az sözlük anlamı kadar gerekli olabilir.

Yine de şu soru önemini korumaktadır: “Atatürk kalksaydı, Refah Partisi, hatta Erbakan olur muydu?” Çünkü o dönemde parti kuranların akıbeti hiç iyi olmadı. Cumhuriyet döneminin ilk siyasi partisi, muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmuştu. Kurucuları da Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet Bele, Rauf Orbay gibi Milli Mücadele’nin yıldız isimleri idi. Kurdukları partinin de “millilik” niteliğinden uzak olduğu asla söylenemezdi. Buna rağmen parti, “dini siyasete alet etmekle, isyan kışkırtıcılığı ile hainlikle” suçlanarak beş ay sonra kapatılmıştı.

Öyle kendi başlarına parti kurmanın da o dönemin Türkiye’sinde bir bedeli vardı. Kurucuların bazıları, “İzmir Suikastı” hikayesiyle o bedeli ödediler, idam edildiler, ağır hapis cezalarına mahkum edildiler. Karabekir’in kendisi bile idamdan ancak sınıf arkadaşı İsmet Paşa’nın şefaatiyle kurtulmuştu. Şefaatin ahretteki varlığı tartışmalı, şüpheli olsa bile bu dünyada özellikle Türkiye’de nasıl gerekli olduğu görülmüş oldu. Karabekir 1938’e kadar İstanbul’da ev hapsinde tutuldu. Karabekir’in başkanı olduğu partinin başına gelenler elbette Atatürk’ün kalkması halinde Erbakan’ın başkanı olduğu partiler için de öğretici olabilirdi.

Erbakan’ın zamanın birinde partisinin grup toplantısında “gençliğe hitabeyi” okumasından yola çıkarak Atatürk’ün konuşmasında ve Erbakan’ın siyasi çizgisinde bir yakınlık kurmak ne kadar mümkün olabilir? Erbakan’ın kurucusu olduğu dört parti de kapatılmıştı. Muhtemelen kendilerini, Gençliğe Hitabe’de seslenilen gençlerin yerine koyan ak saçlılar, o partilerin dördünü de “Atatürk ilkeleri” ya da çizgisi, siyasi mirası adına kapatmışlardı. Dönemin şartları değiştiği için, Erbakan’da idam cezası ya da ömür boyu hapis cezası almamıştı. Çünkü (seçim kazanarak) siyasi iktidar olanlarda daima bir “ihanet potansiyeli, düşmanla iş tutma ve menfaatlerini düşmanla tevhit etme” yeteneğine sahip sayılmıştı. O ihanet ve düşmanla il tutma yeteneğine karşı bir tedbir olarak gençlerin müteyakkız olması görülmüştü. Yani bir çeşit vesayet öngörülmüştü.

Ancak o vesayetin de öyle açık seçik söylenilmiş haliyle duvarlarda durması hatta icabında Erbakan tarafından da okunması mümkün olmazdı. Bunun için de uygun bir şekil ve kalıp içinde söylenmesi icap ederdi. Nitekim yapılan da bundan başka bir şey değildir.

Oysa “milli egemenlik” ile siyasi iktidarların tayin edildiği yönetimlerde, siyasi iktidarların “muhtemel ihanetinden” söz edilmez. Böyle bir ihanet olsa bile o iktidarın defterini dürecek olan milletin kendisidir. Millet ise seçimde kendisine rağmen düşmanın menfaatleri ile kendi menfaatlerini tevhit edenlerin defterini dürecektir.

Ancak Kemal Paşa milleti de öyle her zaman doğru karar alacak, doğruyu yanlıştan ayırt edecek yetenekte görmemiştir. Nitekim Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı basın toplantısında “milleti kendi haline bırakamayız” demiştir. Kendi haline bırakılamayacak durumda olan millet için ne lazımdır? Henüz doğruyu yeterince görüp anlamaktan aciz olan bu millet, özgür seçim yaparsa ne olur? Düşmanla iş tutma potansiyeli olanları seçebilir. Bu yüzden millet kendi haline bırakılmamıştır. Siyasi literatürden hiç eksik olmayan “zinde kuvvetler” ile seçim kazanmış olan iktidarlara daima ayar verilmiştir.

Ayar tutmayanlar askeri darbelerle devrilmiş, hapsedilmiş, idam edilmiş ve partileri de kapatılmıştır. Bu işi yapanlar elbette kendilerini daima “Türkiye’yi koruma ve kollama vazifesi” ile görevli saymışlardır. Yaptıklarının yetkisini daima “kurucu iradeden aldıklarını” hiç gizlememişlerdir. Kurucu iradenin hangi tenha yer ve zamanda kendilerine bu yetkiyi verdiği yüz yıla yaklaşan cumhuriyet döneminde henüz anlaşılamamıştır.

Erbakan’ın bu çıkışlarını 1990’ların başında ve özellikle Türkiye’nin AB’ye üye olması tartışmaları içinde yaptığının hatırlanması ayrıca öğretici olabilir. Kurucu irade, Türk halkının bütün özelliklerini kerih görerek, kılık kıyafetiyle, kanunları ile balesi tiyatrosu tam bir batılı toplum olmasını öngörmüştür. Batılı toplum modeli teslim edilmeli ki o kurucu sayılan irade içinde sorunludur. Çünkü batılı toplum, çok partili, özgür seçimli ve özgür basınlı bir toplumdur. Oysa dönemin Türkiye’sinde bunları istemek, “dini siyasete alet etmek ve kişisel çıkarlarını düşmanın çıkarları ile tevhit etmek” sayılmıştır.

Yine kabul edilmelidir ki batılı toplumda her işe tek başına bir kişi karar vermez. Her işe tek başına bir kişinin karar vermesine de “kurucu irade” denilmez. Ancak bu çelişkinin de bir formülü bulunmuş, Türk halkının henüz o özelliklere sahip olmadığı açıklanmıştır. Yani burada da işin ceremesi halkın üzerinde kalmıştır.

Batılılarında iki yüzlülüğünü inkar etmemek gerekir. Milleti seçme yeterliliğinde görmeyen, kendisini millet adına seçme hakkına sahip sayan, sorgulanamaz bir iktidarı çeşitli şekillerde ödüllendirmiştir. Bazen dizbağı nişanları ihsan ederek bazen kurucu, kurtarıcı, modernleştirici unvanları tahsis ederek kendi anlayışı içinde onore etmeye çalışmıştır.

Bugün de benzeri manzaralar yok mudur? Başta Suudi Arabistan olmak üzere eli kanlı tiranlıklar batılıların himayesinde varlıklarını sürdürmektedirler. Bu riranlıkların idaresine maruz kalmış toplumların gördükleri zulümler, yoksun kaldıkları temel insan hakları batılılar için asla haber değeri taşımamaktadır. Önemli olan tiranların batıyla uyumlu, edilgen iktidarlarıdır. Demokrasi, milli egemenlik gibi kavramlar ise batılılar için bir av malzemesi bir avcı ikramından başka bir şey değildir.

Necmettin Erbakan’ın tek parti dönemi için söylediklerini onun yanlışları olarak, içinde yaşadığı siyasi şartların zorlaması olarak görmek yerine ciddiye alarak tek parti döneminde milli bir siyaset vardı, Erbakan’da onun izleyicisiydi gibi sonuçlara ulaşmak dananın altında öküz aramaktan daha acaip bir tutumdur.

İlginizi Çekebilir

Kamu kendine çeki düzen versin

09.12.2018 Son yıllarda kamu kurumları ve bu kurumları yöneten kişiler gerçekten kantarın topuzunu kaçırmış durumda. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir