Ne olacak bu cemaatlerin hali?

Tanınmış bir ilahiyat hocasına göre: “Devletimiz eğitimde birliği sağlamalıdır. Din eğitimi ve öğretimi sadece devlet eliyle sağlanmalıdır. Aksi takdirde Allah ile din ile aldatma devam edecektir. Bize düşen sadece hatırlatmaktır.”

Hocanın vurgusunda yer almamış ama bu cümleleri “tevhid-i tedrisat” diye anlamak mümkün müdür? Eğitim Birliği demek olan tevhid-i tedrisat eğitim ile ilgili her konuda devleti tekel sahibi eden bir yasa idi. Din eğitimi dışında yavaş yavaş devletin bu tekeli kalkmış durumdadır. Ancak bu hocanın tespitine göre devletin tekeli din eğitimi alanında devam etmelidir. Cemaatlerin kötü işlerinin mahkemelerde dava konusu olmaya devam etmesi, din eğitimi alanında devlet tekelinin devam etmesini isteyen görüşü kuvvetlendirdi.

Evvela şunu teslim etmeli ki bilindiği kadarı ile gizli ajandası olmayan cemaat yok gibidir. Her cemaatin gizli bir ajandası gizli bir kurtarıcısı (mehdisi) vardır. Cemaatler söylevlerinde ayetlerden hadislerden sahabe hayatından çokça söz etmelerine karşılık kendi uygulamalarında bunların yeri pek görülmez. Her cemaat adaleti, kardeşliği yalnızca kendi bağlıları için gerekli görmektedir. Devletin bir imkanı, bir fırsatı cemaatin eline geçmesi halinde kendi bağlıları dışındaki insanlar için o imkan, o fırsat artık bir yasak haline gelmektedir. Günümüzde artık sağlık kuruluşları bir cemaatin, mülki idare diğer cemaatin tekelinde olduğu görüşünü teyit eden yüzlerce örnek haber olmaya devam etmektedir. Milli Eğitim ise cemaatten çok bir camia özelliği taşıyan bir ilahiyatçı meslek erbabının tek söz sahibi olduğu bir alan haline gelmiştir.

Cemaatler en çok ümmet kavramını kullanmalarına rağmen en çok da ümmetten kopmaktadırlar. Aslında ümmet derken onlar yalnızca kendi bağlılarını kast ediyor olmalıdır. Çünkü kendi cemaatlerinden olmayanlar, onlar için potansiyel bir düşman durumundadır. Dolayısı ile cemaatin elindeki imkanlardan o düşman özelliği taşıyanların yararlandırılmaması da cemaatin bir görevi sayılmaktadır. Siyaset yoluyla bir kurumda etkisi artan bir cemaatin kendi bağlılarından başkaları için orayı barınamaz hale getirmesinin başka bir anlamı yoktur.

Bütün bu olumsuz örnekler cemaatler konusunda “tek parti uygulamalarını” özleyen sesleri çoğaltmaktadır. Değinilen hocanın görüşleri de her ne kadar “din eğitimini” konu ediniyor ise de, din eğitimini devlet tekeline veren uygulamaların yeniden şiddetlenmesi, aynı zamanda her biri bir holding özelliği de taşıyan cemaatleri yalnızca ticari bir kuruluş haline getirecektir.

Din eğitiminin devlet tekelinde olmasının çok baskılı acılı geçmişine sahip olan Türkiye’de o tek parti döneminin uygulamalarının toplumun bir kesiminde giderek artan bir özleme dönüşmesi cemaatler adına utanç verici bir sonuçtur. Cemaatler bu saatten sonra bütünüyle hayır işleriyle uğraşsalar bile bu ayıplarını zor temizlerler.

Ancak şunu da hatırlamak icap eder, cemaatler bu halleriyle doğrudan İslam’ın kendisi için de bir sorun durumuna gelmiştir. İslam sadece onlar için bir sömürü, güç ve iktidar elde etme ya da iktidara ortak olma aracına dönüşmüştür. Cemaatleri bu yanlış özelliklerinden uzaklaştırmanın bir formülü de henüz yoktur. Diyelim ki böyle bir formül de bulunmaksızın cemaatler bütünüyle tasfiye edildi, döndük mü onuncu yıl dönemine.

Devlet din eğitimi veya doğrudan din ile ilgili konularda tekel kurma hakkını nereden, kimden almaktadır? Devletin bu tekeli ne kadar meşru görülebilir? Kendi işleyişini, din kurallarından soyutlamış ve neredeyse yüz yıldan beri de bununla övünen laik devlet, din üzerinde nasıl tekel kurabilir? Ona bu hakkı kim verebilir?

Günümüzdeki iktidarın din eğitimi vb alanlarda ki devlet tekelini iyiye kullandığını, yanlış işler yapan cemaatleri tasfiye için bu tekelden yararlandığını var sayalım. Burada iki ciddi sorun alanı ortaya çıkmaktadır. Evvela bu iktidar da ister istemez, insanlardan oluştuğu için “bir din anlayışını” tercih edecek uygulamalarını ona göre yapacaktır. O din anlayışını benimsemeyen toplum kesimleri için bu durum potansiyel bir tehdit olmayacak mıdır? İktidarın tercihi olan din anlayışını benimsemesi için toplum üzerine bir devlet gücü yönelmeyecek midir? İktidarın tercihi olan din anlayışının doğru geri kalan anlayışların ise yanlış olduğunun ölçüsü, garantisi ne olacaktır?

Birinci sıradaki bu gerekçeyle iktidarın, cemaatleri hizaya, hesaba çekme hakkı olduğu kabul edilse bile yarın öbürgün bir iktidar değişiminde “yanlış bir din anlayışını” benimseyenlerin baskılarından “doğru din anlayışını” tercih edenleri kim koruyabilecektir? Böylece iktidarların değişmesine bağlı olarak doğru din anlayışı da değişmiş mi olacaktır? Bu demektir ki iktidar ile aynı din anlayışını paylaşmayanlar, dönemsel olarak ve nöbetleşe iktidarın baskısına muhatap olacaklardır.

Böyle bir ihtimal bile korku vericidir. Oysa dini duyarlılıkları baskın olanların iktidarı korku nedeni değil güvenin nedeni olmalıdır. Bizim beğendiğimiz iktidarı herkes beğenmek zorunda değildir. İktidarı beğenmenin bir düşünce hakkı ya da tercihi olması gibi iktidarı beğenmemek, onu eleştirmek oy vermemek de bir düşünce hakkı ve tercihidir. İktidara karşı olmak bizatihi tehdit ve baskı altında olmanın gerekçesi olamaz.

Ancak cemaatler her işleri ile açık ve ilgili kurumların denetimine hazır olmalıdır. Hiçbir topluluk denetimden açıklıktan müstağni olamaz, olmamalıdır. Cemaatlerin gelirleri de ajandaları da açık olmalıdır. Hiyerarşilerinin hangi kurala göre belirlendiği bilinmelidir. O hiyerarşinin tepesinde bulunan şahsın hangi özelliği ile oraya gelebildiği de bilinmelidir. Cemaatlerin, düşünce özgürlüğü ve muhalefet etme hakkı ile bu iddia ile mafya vari örgütlenmelerinin, yabancı ülkelerle işbirliği kurmaya haklarının olamayacağını da herkes teslim etmelidir.

 

İlginizi Çekebilir

Hoşamedi ey liberalizm

İranlı şarkıcı Muhsin Namjoo’nun İstanbul’da açık hava tiyatrosunda 6 Ağustos 2018’de verdiği konser İran’da başlayan ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir