“Neyi kaybettiğini hatırla”

Nasıl ki birey, yaşadığı hayatı hafıza yoluyla geçmişle irtibatlandırarak algılarsa; toplumda sürdüğü hayatı, mazisiyle bağ kurarak kavrar ve kendini bu hayat içinde anlamlandırır.

Birey kavradığı hayat üzerinden bilinç düzeyine göre kendisine sorumluluklar yüklerken, yine aynı şekilde milletler de anlamlandırdıkları hayat üzerinden bilinç seviyelerine göre omuzlarında sorumluluk taşır.

Hayatı gelişi güzel yaşayan ortalama bir bireyle, seçkin bir birey arasında ayırt edici özellikler olduğu gibi; sıradan toplumlarla medeniyet seviyesine erişmiş milletler arasında da  gözle görülür farklılıklar vardır.

Bu farklılıklar, hayat içinde yüklendikleri sorumluluk bilincinde ortaya çıkar.

Türk milleti İslam’a girdiği günden Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar bu görev bilinciyle hayatını, sorumluluklarını yerine getirmek olarak tanzim etmiş bir toplumdur.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu görev bilinci Türk milletinin elinden alınmış, uygulanan çeşitli programlar sonucunda toplum hafızasızlaştırılmıştır.

Nasıl hafızasını yitiren bireyde bunaklık baş gösterir ve artık o bireyden yaşam faaliyetleri dışında bir fikir beyanı beklenmezse, Türk milleti de toplumsal hafızasını kaybettiğinden görev bilincini unutmuş ve medeniyet iddiasından vazgeçmiştir.

Tanzimat’la başlayan, en bariz biçimi Cumhuriyet döneminde görülen ‘Batılılaşma hareketi’ denilen olgunun aslı esası medeniyet iddiasından vazgeçmiş, hatta böyle bir iddiası olduğunu unutmuş bir millet oluşturma gayretidir.

Dinin yerine ideolojiyi getiren ve kapitalist ekonomi sistemiyle, sömürü adına gözünü bütün yeryüzüne diken Batı; hafızasını yitiren, karşısında tehdit oluşturmayan Türk milletine, belli sınırlar içinde hayat imkânı tanımıştır.

Öte yandan bu millet; hafızasız kaldığı süre boyunca, ne vakit kim olduğuyla ilgili bir şeyler hatırlar gibi olsa, Batı’nın “bizim çocuklar” dediği içindeki acenteler sayesinde bu kıpırdanmaların kurumlaşmadan bertaraf edildiğine şahit olmuştur.

Son on altı yılda ise, Türk milletinde sorumluluğunu hatırlama emaresini bir kez daha görüyoruz.

On altı sene boyunca, bu hatırlama emaresini yok etmek için; şiddeti artarak yükselen siyasi ve ekonomik baskılar kurulmasına rağmen, millet oluşan baskıyı bertaraf edip, kurulan bütün tezgahları her seferinde bozmayı başarmıştır.

Benzerine ancak tarihimizde rastlayacağımız bir kahramanlık karakteriyle bastırılan 15 Temmuz darbe girişimi ise Türk milletinin görev bilincini yeniden hatırlaması açısından önemli bir işarettir.

Ve nihayet;

Başkanlık’ sistemine geçilmesiyle birlikte Türk milletinin görev bilincini hatırlaması, neredeyse bir asır sonra, ilk kez kurumsallaşmıştır.

Bu durumun yeni bir medeniyet inşasına dair umut veren bir adım olduğu yadsınamaz bir gerçekse de, toplum içinde bu bilince sahip nitelikli insanların yetersizliği, üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konudur.

Bugün bir yanda, hafızasını kaybettikten sonra bunaklığını Batı’nın pozitivist düşüncesi ve buna  bağlı seküler yaşam biçimi ile tedavi etmiş bir topluluk: “artık bu ülkede yaşanmaz” diyerek kendilerine harita üzerinden yer seçerken; diğer bir yanda da hafızası hala yitik bir zümre, gündelik politikanın sağladığı mevkilerde  zafer sarhoşluğu içinde naralar atmaktadır.

Toplum içindeki kurumların bir an evvel geleceğin medeniyetini inşa edecek nitelikli insanları yetiştirmek adına plan-program yapması ve görev bilinciyle tembelliğe asla yer vermeden çalışması kaçınılmaz bir durumdur.

Aksi halde, artık kurumlaşan bilinç, lider kadronun siyaset arenasından çekilmesiyle sekteye uğrar ve bu umut verici hareket bertaraf olmaya mahkum olur.

 

İlginizi Çekebilir

Yanlış eğitim travma yaratır

Ailelerin çocukları için seçtiği geliştirici ders desteklerinden biri olan “yaratıcı drama”, son yıllarda fırsatçılar için ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir