Öğretmen’in eğitilebiliritesi…

 

“İyi bir öğretmen tatmin edici bir açıklama sunar; Büyük bir öğretmen ise huzursuzluk yaratır, rahatsızlık verir ve tartışmaya davet eder.” (Richard Sennett)

“Muallim, gençlere bilmediklerini öğreten bir nakledici değildir. Bu iş, kitabın işidir, bilmediklerimiz kütüphanelerde bulunmaktadır. Muallim, genç ruhları bir örs üzerinde döverek işleyen bir demircidir. İlk tahsil çağlarından başlayarak, bilhassa edebiyat, felsefe, tarih gibi kültür derslerinin genci kâinat karşısında kendine mahsus görüşlere sahip, bizzat kendisi için hayat kaideleri yaratabilen bir bütün insan olarak yetiştirmesi lazımdır.” (Nurettin TOPÇU, Türkiye’nin Maarif Davası)

Bu hafta 6. Sınıflarda Peygamberlerin sıfatları/nitelikleri konusunu işledim. Çocuklara şunu sordum:
‘Bir iş yeriniz olduğunu düşünün. İşyerinize önemli sorumluluk vereceğini bir eleman alacaksınız. Kriterleriniz neler olur?’
Çocuklar, ‘dürüst, güvenilir, işinin ehli, ahlaklı, merhametli, saygılı, dakik, cesur, sicili temiz, iyi huylu, dobra, içi bir dışı bir… olup olmadığına bakarım’ dediler.

‘Alt tarafı eleman alacaksınız. Peygamber mi seçiyorsunuz’ dedim.
Çocuklar peygamberlerin niteliklerinin /kriterlerinin ne olduğunu kendileri söyledi.

Haftaya ‘Peygamberlerin ortak mesajları’ konusunu işleyeceğim. Konudan bahsetmeden öğrencilere bir ödev verdim. Dedim ki: “Dünyanın ve insanların gidişatını nasıl görüyorsunuz?”

Çocuklar söz alarak, olabildiğince karamsar bir tablo çizdiler. Tam bir ‘Ölmüşüz de ağlayanımız yok’ vaziyeti tasvir ettiler.
Dedim ki: ‘Çocuklar, varsayalım ki, tüm dünya insanlarına hitap etme şansınız oldu. Onlara neler söylemek istersiniz” (internete bakmak, anne babanıza sormak yok)

 

  1. sınıflarda ‘Allah Vardır’ konusunu ‘Nereden biliyorsunuz/ nereden öğrendiniz’ sorusuyla işlemeye başlıyorum. Aileniz öğretmese ne yapardınız? diye devam ediyorum. Onlara kitabı açtırmadan Hz. İbrahim’in yaratıcıyı araması tecrübesini yaşatıyorum. Benim üniversitede ancak okuyabildiğim Hayy bin Yakzan’ı izletiyorum.(Çizgi film) Yer yer ‘5. Sınıf Çocuklarımızı filozof mu yapacaksın’ şikayetleri alıyorum ama, yıllar sonra karşılaştığım mezunlarım kelimesi kelimesine her şeyi hatırladıklarını müşahede ediyorum. Şunu itiraf etmeliyim ki, 5. Sınıf çocuklarının saf zihinlerinin ürünlerinden öğrendiklerimi hiçbir öğretmenimden öğrenmedim.

 

Öğretmenlik hayatım boyunca derslerimi bu yöntemle işlemeye çalıştım. Buna inşacı/ yapılandırmacı yöntem dendiğini hiç bilmeden bu yöntemi uyguladım. Öğrencilerime analitik düşünmeyi uygulamalı olarak öğrettim. Öğrencilerim hem bir şeyler keşfedebilmenin, düşünebilmenin ve başarmanın hazzını yaşadılar. Hem de kalıcı olarak öğrendiler. Bunları övünmek için anlatmıyorum. Bunlar benim işim. İşimi yapmam gerektiği gibi yapıyorum.
Milli Eğitimin de bu yöntemi benimsemesi ile diğer öğretmenler gibi ben de birçok adaptasyon seminerine katıldım. Çok faydasını gördüm.

Bunları niye yazdım.

Bir önceki yazımda önerdiğim ‘teog sonrası sistem’in maddeleri arasında, Öğretmen seçimi imkanının da tanınması gerektiğini söylemiştim. (Gerçi hal-i hazırda Meb’in, okullarda açtığı ‘Yetiştirme ve Destekleme Kursları’nda Öğretmen tercih imkanı –tam olarak riayet edilemese de– sunulmaktadır.) Mesleğinde başarılı olamayan Öğretmenlerin hizmet içi eğitime tabi tutulmaları ya da geri hizmetlerde çalışmaları sağlanmalıdır, diye bir şey yazmıştım.

Bunları düşünürken yıllar öncesine gittim. İmam Hatip lisesinde okuduğum yıllarda Akaid dersimize iki sene üst üste giren, ama sadece ön adını bilebildiğim hocamı hatırladım. Dersin 38 dakikasında kendi defterinden okuduklarını yazdırırdı. Çok hızlı okuduğu için biz yetiştiremezdik. Hiç ara vermez ve hiç anlatmazdı. Çok sert mizaçlı olduğu için bir şey söylemeye cesaret edemiyorduk. Hatta ben daha hızlı yazılabildiği için Osmanlıca yazardım. Bu hocamın iki sene boyunca girdiği derslerden tek bir kelime, tek bir cümle hatırlamıyorum. İslam Akaidi ile ilgili her şeyi yazdık, ama hiçbir şey öğrenmedik. Yazılı sınavlarda da soruları sorar, defterden bakıp yazmamızı tolere ederdi. Yüksek not alırdık. Ama hiçbirimiz hiçbir şey öğrenmezdik.

O’nun dersinde, Milli Eğitimin öğrenciye kazandırılmasını hedeflediği Eleştirel düşünme, Yaratıcı düşünme, İletişim Becerisi, Araştırma-Sorgulama Becerisi, Problem Çözme Becerisi, Bilgi Teknolojilerini Kullanma Becerisi, Girişimcilik Becerisi, Türkçeyi Doğru, Etkili ve Güzel Kullanma Becerisi, gibi becerileri değil, sadece ‘hızlı yazı yazma becerimiz’ gelişirdi.

Hala böyle öğretmenler var. Koskoca marka okullarda bile otuz yıllık ders notlarını öğrencilere yazdırıp ekmek yiyen ana ders öğretmenleri var. İnternetten hazır ders anlatımlarını çocuklara izleten, öğrenciye kitabı okutup, anlat kızım, anlat oğlum diyen öğretmenler var.

‘Öğrenmeye en kapalı meslek grubu Öğretmenlerdir’ demişti bir Uzman Eğitimci hocam. ‘Zaten biliyorlar ve en doğru yöntemi onlar uyguluyorlar.’

Bu yargının tüm öğretmenler için genellenemeyeceğini düşünüyorum. En azından kendimden ve arkadaşlarımdan biliyorum. Ama en azından ‘seminer’ ‘Konferans’ ‘Eğitim’ kelimelerinden genel olarak hoşlanmadıklarını söyleyebilirim.

Bunun sebebinin sadece Öğretmenlerden kaynaklanmadığını, Devletin ve özelde MEB’in denetim mekanizmasının yetersiz olmasından ve hantal yapısından kaynaklandığını söylemeliyim. Yani MEB Öğretmenleri eğitemiyor.

Dönem başlarında ve sonlarında yapılan 15 günlük seminerler tamamıyla göstermelik seminerlerdir. Bu seminerler için öğretmenlere ek ücret bile veriyor devlet.
Devlet Öğretmenlerin hizmetiçi eğitimini çok daha ciddi bir şekilde yapmalı, gerekirse Üniversitelerle anlaşıp branş branş, öğretmenlere uygulamalı olarak ders anlattırılmalı, hem diğer branştaşları ve hem de uzman kişiler tarafından değerlendirilmeli/ eleştirilmelidir.

Meb bu işi organize etmeli ve ciddiyetle takipçisi olmalıdır.

Unutmayalım ki,
“İnsan öğrenmeyi bıraktığı gün yaşlanır”



Ahmet Günaydın


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir