Seçim/siyaset ve adalet

Siyasetin bir kavle göre, savaştan/şiddetten bağımsız olmadığı iddia edilir.

Savaşın da, siyasetin de farklı araç ve süreçlerle ilgili olarak bir ‘kazanma istenci ’sürecinden ibaret olduğu söylenebilir.

Seçim ve savaş, yenilmeden galip gelmek ve yarının iktidarının sahibi olmak temelinde ortak bir istence sahiptirler.

Her iki halde de tümel bir değer olarak siyaset, barış ve savaş hallerinde silah ve seçimle görünme biçimidir.

Clausewitz,  savaşı “siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi “ olarak görür.

Bu bakışı bir olgu olarak değerlendirirsek bu durum da barış halindeki bir siyaset sürecini “siyasetin savaş araçlarından başka şeylerle sürdürülmesi” olarak ifade edebiliriz.

 

***

Türkiye, bölgesel savaş ve seçim

İçinde bulunduğumuz seçim süreci, Türkiye’nin içinde bulunduğu tarihsel sürecin en önemli kırılma noktalarından, dönemlerinden birine tekabül ediyor.

Küresel siyaset patronlarının dünyayı Ortadoğu üzerinden dizayn etmeye çalıştıkları uzun soluklu bir savaş atmosferinde, bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan Türkiye’de tarihi bir seçimle karşı karşıya.

Böyle bir süreçte seçime katılan parti ve ittifakların söylemlerine bakıldığında, adeta askeri bir seferberlik ilan edilmiş ve herkes kendi cephesine asker yazdırıyor gibi bir hava hâkim.

Reel durum da bu seferberliği besliyor aslında.

Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgenin, Uluslararası güçler tarafından bir savaş arenası olarak kullanıldığını bizzat yaşıyoruz.

BM’nin acil gündemle en çok toplantıya çağrıldığı, birçok ayağı ve aktörü olan bir savaş bölgesi içinde, tarihi bir dönüşüme adım atacak bu seçimin tüm bu savaş kodlarının gölgesi altında yapıldığı da inkâr edilemez bir durum olsa gerek.

Belki de Hobbes “Kılıç olmaksızın sözleşmeler bir anlam ifade etmez” derken böyle bir atmosfer de seçim yapmayı kastetmemiş olabilir ama bölgedeki kılıç seslerinin de böyle bir seçimi etkilemediği de söylenemez.

***

Siyaset, devlet, parti, toplum, savaş, barış, seçim ve iktidar kavramlarının nihayetinde bir ‘olması gereken’ amacı olmalı değil mi?

Şartlar ne olursa olsun ve hatta savaş bile yapılırken en vazgeçilmez, o olmazsa hiçbir şeyin anlamı yok diyeceğimiz bir ülküsü, vazgeçilemez bir erdem derdi yok mudur?

Nihayetinde yapıp ettiklerimizi meşru bir amaca atıfla yapıyor olmak sorumluluğumuz var.

Devletlerin de öyle.

Kimse insan öldürmek, yağma ve tecavüz yapmak, şehirleri yakıp yıkmak  için savaş yaptığını söylemiyor.

En alçak savaşlara imza atan, küresel sermayenin politik ve askeri terörizminin celladı ve en eli kanlısı Amerika bile, her savaşa ‘demokrasi, barış, özgürlük ve insani yardım ’ söylemleri eşliğinde bombalar yağdırarak başlamıyor mu?

Daha dün Amerika’nın Bölgedeki baş tetikçisi İsrail’in Filistinli sivilleri katlettiği vahşete atıf yaparken ‘biz Ortadoğu’da barışın garantisiyiz’ demedi mi?

‘Düşmanlarımız bizim öğretmenimiz olamaz’ derken Aliya izzetbegoviç, aynı zamanda, biz her hal ve şartta onlar gibi yalan söylemeyiz, biz onların bize yaptıklarını yapmayız ve biz her hal ve şartta meşru sınırlar içinde kalmak borcundayız da demiş olmuyor mu?

***

Burada Adalet üzerine birkaç şey konuşabiliriz.

Adalet duygusunun, insanların/insanlığın varoluşsal ve vazgeçilemez bir değeri olduğu bilinir.

Ontolojik bir değer olarak ‘adalet’ insan tekinin toplumsal yaşam içerisinde belki de en çok aradığı ve beklentisi içinde olduğu fıtri bir gerekliliktir.

Eşyanın yerli yerine konulması, bir şeyin ancak ‘adalet’ üzere olursa eksiklikten kurtulup tamam olacağı, toplumsal yaşamın ancak ‘adalet’ ilişkileriyle huzur bulacağı ve ancak ‘adalet’ üzere oluşturulmuş hukuki formlarla insanların haklarının ve özgürlüklerinin korunabileceği ortak ve genel kabullerdendir.

Adalet zulmün panzehridir.

Adalet’in zaafa düşürüldüğü, göz ardı edildiği, öncelikli olmaktan çıkarıldığı, önemsenmediği her türlü sosyo/siyasal ilişki ve süreçlerde zulmün neşv ü nema bulması kaçınılmazdır.

Adalet, her şeyden önce insan/Müslüman olmanın en temel değeridir.

Sınav dünyamızın mizanıdır. Adalet duygusu, hukukun keyfiliğe dönüşmesinin önündeki en önemli, en temel ‘önleyici’ bir bariyerdir.

Adalet varoluşun terazisidir.

Adalet, varlığın kendinde olanı tanıması, kabul etmesi ve razı olmasıdır.

Adalet, aynı zamanda varlığın kendisini ontolojik ve sosyolojik haklar üzere korunması gerekliliğini içeren bir değerdir.

Evrensel ve kadim hukuk değerlerinin yazılı/yazısız formlarında yer alan ‘hak’ olanın korunması ‘adil’ olanın tesis edilmesi, ancak adil olan değerlerin kurumsal olarak tahkim edilmesiyle mümkündür.

Sözün özü,

‘Söz konusu adalet ise başka her şey teferruattır’ diyebildiğimiz sürece, her şey daha başka olmaz mı?

İster seçim, ister savaş, ister siyaset yaparken bir arada, barış ve huzur içinde yaşamanın belki de tek sigortası ‘Tek Yol Adalet’ diyebilmektir.

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Döviz Kuru Dalgalanmalarına Önlem Olarak “Tobin Vergisi”

Son günlerin en önemli konusu 24 haziran seçimlerini bile geride bırakan , dolar kurunun aşırı ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir