Sözü dinleyip en güzeline uyanlar

Çatışma kavramıyla anlatılan / anlatılmak istenen olaylar / olgular, hemen hemen insanlık tarihinin her döneminde ve hemen hemen bütün medeniyet havzalarında, bütün kültürel coğrafyalarda görülen / yaşanan olaylar ve olgulardır. Müslüman toplulukların da tarihinde / geleneğinde çatışma kavramıyla anlatılmak istenen durumların / olayların / olguların var olduğu / yaşanageldiği inkâr edilemez tarihi bir gerçekliktir.

Kimi zaman özenilerek, kimi zaman imrenilerek, kimi zaman gıpta edilerek, kimi zaman da rekabet veya kıskançlık duygularıyla hareket edilerek, mezhepler / meşrepler / cemaatler / bireyler  / topluluklar arasında çatışmaların / çekişmelerin / çemkirmelerin yaşandığı / yaşanageldiği ve elan da yaşanmaya devam ettiği yadsınamaz bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

İşin ilginç ve şaşırtıcı yanı bütün bu çatışmaların bir takım ulvi gerekçelere dayandırılması ve Müslüman kamuoyunda saygın olarak bilinen kimi hareket ve kanaat önderlerinin de bilgisi ve onayı dâhilinde yaşanıyor olmasıdır. Kur’an terminolojisinde bir tür fitne olarak tanımlanan bu çatışma süreçlerinin Müslüman bireyler ve Müslüman kanaat önderleri tarafından Kur’an’ın açık hükümlerine rağmen nasıl kabullenildiği ve nasıl içselleştirildiği hususu üzerinde ciddi ciddi durmayı hak eden bir husus olmalı.

Bütün bu çatışmalar esas itibariyle siyasi çatışmalardır ve bu çatışmalardan hareketle taraflar din / iman / akide üzerinden bir değerlendirmeye / bir etiketlemeye tabi tutulmamalıdır.  Bu durum karşısında bütün inananlara yüklenen ahlaki bir sorumluluk var ki o da şudur. Farklı düşündüğü / farklı yaşadığı / farklı yorumladığı / farklı hareket ettiği / farklı bir siyasal yapılanma ya da sivil örgütlenme içinde yer aldığı için İslam toplumunun hiçbir ferdine Mümin / Müslim sıfatının dışında bir sıfat yakıştırılamaz / bir etiket yapıştırılamaz.

Kusur işlemek / hatalı davranmak / günahkâr olmak, insana mahsus hallerdir. Bu durum karşısında yapılması gereken şey, suçlamak / dışlamak / etiketlemek / ötekileştirmek değil, herkes için af ve bağışlanma talebinde bulunmak ve tövbe kurumunu işletmektir. Unutulmamalıdır ki, hiç kimsenin iman / İslam dairesi içinde yer alan insanları, farklı politik duruşları ya da farklı siyasal mülahazaları veya farklı dini yorumları nedeniyle iman / İslam dairesinin dışına çıkarma hakkı ve lüksü yoktur.

Bir dini / bir geleneği olan bütün toplumlarda, söz ve fillerin meşruiyeti genellikle geçmişle olan irtibatında aranır. Böyle toplumlarda söz ve fiiller tarihin derinliklerinde yer alan kişi veya kültlere dayandırıldığı oranda meşruiyet kazanır veya en azından meşruiyet derecesi / meşruiyet katsayısı artar. O sebeple olacak ki, geçmişin günah bohçasını hep ellerinde / kollarında gezdirme âdeti yaygındır. Çoğu kez bu günah bohçası mevcut olanı suçlama / yargılama işlevi görür. İmam maturidiye nispet edilen yağmur metaforunun burada hayli işe yaradığını / yarayacağını söyleyebilirim.

Yağmur damlaları buluttan süzülüp atmosfere doğru yol aldığı ilk anlarda saftır / temizdir / arıdır /  durudur. Ancak zaman ve mesafe ilerledikçe atmosferdeki tozlarla / kirlerle,  buluşarak / çarpışarak saf ve temiz halini yitirir. Yeryüzüne indiğinde o ilk süzülme anındaki saf ve temiz halinden eser kalmamıştır artık o yağmur damlalarında. Bütün dinlerin / bütün geleneklerin / bütün kadim bilgeliklerin teolojileri / retorikleri bu yağmur metaforuna benzer serüveni yaşıyorlar ne yazık ki.

Mesele İslam vahyi için düşünüldüğünde karşılaşılan tablo şudur. İslam İran topraklarında ayrı yorumlandı, Şam’da ayrı yorumlandı, İstanbul’da ayrı yorumlandı, Buhara’da / Semerkant’ta ayrı yorumlandı. Bu yorumların hepsi bulundukları havzanın kültürüyle / geleneğiyle / inancıyla karşılaştı ve bulandı. Dolayısıyla bu yorumların hiç biri peygambere inen vahyin kendisi değildir artık. Bize ulaşan sözün / geleneğin en güzelini bulup ona uymak gibi bir mükellefiyetle karşı karşıyayız. Kalbe / zihne / vicdana dokunmayan ya da dokunduğunda hasara sebep olan gelenek ve kültür adına her ne varsa onları ayıklayıp, geriye kalan içinde en güzeline uyanları Allah müjdeliyor.

Sözleri dinleyip en güzeline uyanları müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ulaştırdıkları bunlardır. Gerçek akıl sahipleri de bunlardır. (Zümer 18)

 

Ne an itibariyle yaşayanlar ne de geçmişte yaşayan ve artık hayatta olmayanlar, beşeri zaaflarından dolayı işledikleri kusurlar, içine düştükleri hatalar sebebiyle iman / İslam dairesinin dışına atılamaz / atılmamalıdır. Allah ile insan arasında yaşanan ilişkiler sürecinde tövbe kurumunun hep var olduğu ve hep işler vaziyette bulunması gerektiği asla unutulmamalı, gözlerden / gönüllerden ırak tutulmamalıdır.

 

Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. (Haşr 10)

 

İlginizi Çekebilir

Bu topraklara hep yabancı kaldılar…

İsimleri ne olursa olsun, ama, kafalarıyla bu topraklara hep yabancı kaldılar. Müslümanın ekmeğini yediler ama ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir