Tarihin kırıldığı yer Malazgirt -I-

Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu ve Bizans askeri güçleri kesin olarak bilinmemektedir. Ama Bizans kuvvetlerinin Selçukluların birkaç katı olduğu neredeyse kesin bir bilgidir. Buna rağmen Selçuklular dünya tarihini alt üst eden bir büyük zafer kazanmıştır. Bu da “nice inanmış az bir topluluğun, inanmamış nice kalabalık topluluğa galip geldiği” gerçeğini bir kere daha göstermiştir. Alparslan’ın “gönüllü olarak savaşmayacakları serbest bıraktığını” ilan etmesi sadece bir komutanlık yeteneğini değil İslam için yapılacak savaşın ancak bir gönüllülük” işi olduğu bilincine işaret edebilir.

Malazgirt’i takiben Anadolu’ya Türkler aileleriyle geldiler. Belki bir yeri sömürme ile vatanlaştırma arasındaki önemli bir farktır. Başka bir ülkeyi, bölgeyi işgale giden topluluklar beraberlerinde asla ailelerini götürmezler. Oraya yerleşip de orayı imar etmezler. Aksine orada bulabildikleri para eder her ne varsa onları ele geçirmeye ve kendi yurtlarına taşımaya çalışırlar. Amerika kıtası dışında dünyanın dört bir yanını ele geçiren Avrupalılar hep böyle yapmıştır. Amerika’da da başlangıçta böyle davrandıkları halde sonradan, Amerika zenginliklerini Avrupa’ya taşımak yerine oraya yerleşerek sahiplenmeyi tercih ettiler.

Selçuklu öncesinde Müslüman Türkler, gazayı çoğunlukla Müslüman olmayan Türklere karşı yapmıştı. Malazgirt’ten sonra ise Hıristiyanlara karşı, Rum, Ermeni, Sırp vb karşı yaptı. Bu durum İslamiyet’in 11. Yüzyıl sonu itibarı ile Türklerin arasında mutlak bir üstünlük sağlamış olmaları kadar, İslamiyet’i başka ülkelere ve topluluklara da taşıma isteğini göstermiştir. Bu yayma döneminde Türklerin elbette hatalı davranışları da olmuştur. Ama Anadolu’da Balkanlarda hatta Kafkaslarda İslamiyet’i kalıcı hale getirmiş olmaları doğru işlerinin uygulamalarının daha fazla olduğunun açıklaması olabilir. Anadolu ya da bugünkü adıyla Türkiye, bin yıla yakın zamandan beri açık gizli bir Hıristiyanlık Müslümanlık (Haçlı-Hilal) savaş alanıdır.

Selçuklular İslam Dünyasını Hıristiyan saldırılarına karşı korudukları kadar o dünyanın içindeki Şii Fatımi/Büveyhi saldırılarına karşı da koruyucu oldular. Günümüz dünyasında siyasi gerçekliği tartışma götürse de Malazgirt Savaşı döneminde İslam’ı yaymakla, Şii Fatımi/Büveyhilere karşı Ehli Sünnet anlayışını korumak eş değerde görülmüştü. Günümüz dünyasında mezhep daha çok bir din ve o dinin farklı anlayışları gibi takdim edilmeye çalışılsa da başlangıçta büyük ölçüde siyasi özelliği baskındır. Dört halife ile başlayan siyasi egemenlikleri kabul edenler, etmeyip de benzer bir egemenlik tesisi için uğraşanların yaptıkları tercih evvelemirde siyasi bir tercihti. Fakat Şii hanedanlıkların egemenlik kurdukları bölgelerde ezanı değiştirmeleri, Sünnilerin saygı gösterdikleri kimselerin mezarlarını, türbelerini yıkmaya yönelmeleri, halkı zorla Şiileştirmeye uğraşmalarına karşılık Selçuklu gibi hanedanlıkların ise bütün bu zorbalıklardan uzak durmaları daha çok kabul görmelerine ve siyasi hakimiyetlerinin de kalıcı olmasına yol açmıştır. Üstelik Selçuklu hanedanlığı gibi yönetimler idareleri altındaki toplulukları Müslüman olmaya ya da Sünni olmaya zorlamayışları, o topluluklar nezdinde din ve vicdan özgürlüğünü de garanti etmiştir.

Din ve vicdan özgürlüğünü garanti etmeyen hiçbir siyasi anlayış Türklerin tarihteki bu misyonlarını kuşatıcı olamaz. Ancak bu kuşatıcılığı doğrudan İslam’ın temel ilkelerinde aramak yerine yalnızca Türk ırkının özelliklerinde ya da laikliğin Türk ırkının özellikleri içinde olduğu gibi akla ziyan iddialar gülünç olduğu kadar tarihten de kopuktur. Üstelik Türk halkının din ve vicdan özgürlüğü üzerindeki en büyük baskılara da “laikliğin resmileştiği” dönemde muhatap olması bu iddiaların akıl dışı ve sadece siyasal propaganda içerikli olduğunu gösterebilir.

Kuzey Afrika, Arap yarım adası (Suriye-Lübnan vb) istisna tutulursa Hıristiyan egemenliğinden Müslümanların fethettiği yerleri Hıristiyanlar tekrar geri almıştır (İspanya-Balkan yarım adası gibi) ama Anadolu’yu alamamıştır. Bu yüzden Anadolu, İslam Dünyası’nın batı sınırı ya da Hıristiyan alemi ile çatışma cephesi olma özelliğini hep korumuştur.

Malazgirt öncesinde Tarsus’tan Erzurum’a uzanan çizginin doğusunu çeşitli İslam Devletleri fethetmiş olmalarına rağmen Bizans buraları peyder pey geri almıştı. Malazgirt ile eski İslam beldeleri sayılan bu beldeler yeniden fethedilmiştir.

Malazgirt’ten sonra Anadolu’nun İslam yurdu olması iki aşamalı olmuştur. Birinci aşama, Diyarbakır’dan başlayarak Van Gölü’nün güneyinde az bir Kürt nüfusu vardı. Aynı bölgede Kürtlerden daha fazla Arap nüfusu vardı (Urfa-Diyarbakır-Siirt-Mardin gibi). Urfa’yı Bizanslılar geri almış Diyarbakır’ı Bizans’a bağlamıştı. Selçuklu egemenliği Bizans’ın ilerlemesini engellemiş, Kürt Arap nüfusu korumanın dışında Irak’tan Kürt ve Arap, Suriye’den ise Arap nüfusun Anadolu’ya gelmesini mümkün hale getirmiştir. Sonraki bazı siyasi olaylar (Akkoyunlu-Osmanlı ve Safavi-Osmanlı gibi) Kürt nüfusunun doğu bölgesinde etkisini de oranını da arttırmıştır.

İlginizi Çekebilir

Veladet Kandili

Bir başka ifade ile kutlu doğum, yani sevgili Peygamberimiz dünyaya teşrif ettiği gece. Hicri takvime ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir