Son Haberler

Üniversiteler niçin bölünemez?

Mecliste görüşülen bir kanun teklifi ile bazı üniversitelerin bölünmesi son günlerde üniversite kavramı etrafında yeni tartışmalara da yol açtı. Bu kanun teklifi ile bazı çevreler iktidarın “ele geçiremediği bir kısım üniversiteleri cezalandırmaya kendi taraftarlarına yer açamaya çalıştığı” iddiasını daha sık bir şekilde tekrarlamaktadırlar. Görünen odur ki mesele Köy Hizmetleri müdürlüğünün kapatılması, başka bir kuruma, İl İdaresine bağlanması gibi teknik bir meselenin çok ötesine taşınmaya çalışılmaktadır.

Üniversite her ülke için çok önemli bir kurumdur. Üniversite her ne ölçüde idari mali ve akademik özerkliğe sahip olursa, bütün tecrübeler göstermiştir ki üniversitenin kalitesi yetiştirdiği insanların vasıfları yükselmektedir. Aksine üniversite bir görüşün bağnaz arka bahçesi olursa başka görüşlere karşı bir ihtiyat kuvveti gibi hazır kuvvet olarak mevzilenirse uğruna savaştığı bağnazlığa nasıl bir fayda sağladığı hakkında çok fazla olumlu bilgiler ortada yoktur. Ancak kendisinin asli işlevine bir o kadar zarar verdiği herkesin takdir edeceği teslim edeceği basit yalın bir gerçektir. Türkiye tarihinde kesintisiz olarak üniversite eğitimi 1870’de Darülfünun adıyla başlamıştı. Dönemin şartları içinde görüşleri nedeniyle işinden atılan, hapsedilen yargısız infaza uğrayan hiçbir Darülfünun hocası olmamıştır. Üstelik Darülfünunun kurulmasından altı yıl sonra Abdülhamit idaresi başlamış o idare ki “istibdat” diye (diktatörlük) nitelendirilmiştir. II. Meşrutiyet dönemindeyse kanun ile akademik bir özerkliğe kavuşmuştur. 1933’e gelindiğinde çıkarılan bir kanun ile üniversite açma ve kapatma yetkisi milli eğitim bakanına verilmiş böylece üniversite bakana bağlanarak, idari ve akademik özerkliği ortadan kaldırılmıştır. Dönemin bakanı Reşit Galip ise Darülfünun’u kapattığını açıklamış bunun için de “darülfünun hocalarının inkılaba yeterince bağlı olmadıkları, inkılap heyecanı taşımadıklarını” söyleyebilmiştir.

Darülfünun bir ay sonra üniversite adıyla açılmış ama kadrolu hocalarından üçte ikisi yaklaşık 300 kişi İnkılaba/Kemal Paşa’ya yeterince bağlı olmadıkları için görevlerine son verilmiştir. Görüş farkı nedeniyle Türk vatandaşı hocaların işine son verilirken aynı dönemde Hitler tarafından Alman üniversitelerinden kovulan Yahudiler çağrılıp istihdam edilmiştir. Yaklaşık yüz yıldan beri Hitler’i Yahudilere karşı yaptıkları için kınayanlar, Alman üniversitelerin kovulan Yahudiler için matem tutanlar İstanbul Darülfünundan kovulanları ise son derece doğal saymışlardır.   Üniversitede büyük bir kıyım yaşanmış ve bu olay ders kitaplarına reform diye geçmiştir. 1932’de toplanan Birinci Türk Tarih kongresinde Kemal Paşa’nın görüşlerinin rağmına fikir beyan eden Zeki Velidi Togan ertesi gün üniversiteden kovulmuş hemen ardından Avusturya’ya gitmek zorunda bırakılmıştır. Togan ancak 1938’den sonra Türkiye’ye dönebilmiştir. Aynı Kongrede Kemal Paşa’nın görüşlerinin rağmına görüş beyan ederek Türk Tarih Tezine itiraz eden Fuat Köprülü başına gelecekleri çabuk kavramış, ertesi gün söz alarak “Afet İnan ile aynı görüşte olduğunu” açıklamak zorunda kalmıştır. Ancak sekiz yıl sonra o malum teze muhalefetini tekrarlayabilmiştir. Üstelik Togan, Köprülü gibi şahısların öyle “dinci” falan bir tarafları da yoktur.

Üniversite artık Kemalizm’e kayıtsız şartsız bağlananların barınma ve beslenme alanı olageldi.  Kemalizm adına devlet baskısının en çok yaşandığı alan ise elbette siyaset, hukuk ve sosyal bilim alanları olmuştur. Bunun tek istisnası ise elbette sol akımlardır. Üniversitede sol akımlar her zaman korunan kollanan kadro tahsis edilen ayrıcalıklı kesimler olmuştur. 1950’den sonra başlayan sınırlı demokrasi denemeleri de bu durumu değiştirmemiştir. Günümüzde üniversiteler hakkında yapılan düzenlemelere artan şiddette gelen itirazlar büyük ölçüde buralarda ayrıcalıklı olan Kemalist/sol akım temsilcileridir. Üniversiteleri halk iradesinden kopuk ve o iradeye karşı milis yetiştirme alanı olarak gören bu çevreler her türlü değişime ve dönüşüme “üniversite özerkliği” adına muhalefet etmektedirler. Ancak aynı çevreler, meşrutiyet döneminde sağlanan idari ve akademi özerkliğin cumhuriyetin 10. Yılında yok edilmesini “altın çağın hayranlık veren reformlarından birisi” olarak görmeğe devam ediyorlar. Bu tutumun akıldan bilimden uzak olduğu açıktır.

Üniversitenin bölünmesinde görülen yanlışlığı rasyonel verilere dayanarak açıklamak yerine “Kemal Paşa’nın isteği ile kurulan Gazi Üniversitesi’ni bile bölüyorlar” gibi son derece akıl dışı bir nakarat ile mahkum etmeye çalışmaktadırlar. Yine bölüneceği haber olan İstanbul Üniversitesine bağlı Cerrah Paşa hastane bahçesine hastaları toplayarak onlara bile “burası bizimdir kimseye vermeyiz” dedirtiyorlar. Sanki üniversite bölünürse Cerrah Paşa hastanesi olmayacak bu hastalar da bir daha oradan hizmet alamayacaklar gibi.

Oysa bir üniversite sıfırdan kurulacağı gibi bölünerek de iki üniversite halini alabilir. Yeter ki bu işlemler bir rasyonel planlama ile bir ihtiyaca bağlı olarak yapılsın. Ancak iktidar tarafının da bu tasarrufları için halka yeterli bilgi vermek yerine Erzincan Üniversitesi’nin adının Binali Yıldırım diye değiştirilmesine tenezzül etmesi gibi apayrı bir yanlış olmalıdır.

NOT: 24 Haziran 2018’de ki seçimlere katılmak için aday adaylığını ilan edenlere başarılar dilerim. Özellikle Cesur Yürek olarak tanınan Mahmut Celal Özmen’i Ak Parti’nin ve Bursalı seçmenlerin takdir etmelerini vekaletlerini teslim etmelerini dilerim.

İlginizi Çekebilir

Madem hastalar neden sokaktalar?

Aman Allah’ım iftar vaktinde bin baba iki evladını, eşini ve 70’lik babasını hunharca öldürebiliyor. Anasını ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir