Babasının Prensesi

“Bir nesil, bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor. Bir sonraki nesil cahil olduklarını bile bilmeyecek çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler.”

Ursula Le Guin / Sesler

Korkarım ki zamane ergeni olsam, kitapları sevmek için bir neden bulamazdım. Tüm düzen izleme ve teşhir etme üzerine kuruluyken, değerli gözlerimi bunun için yormazdım. Bunun yerine gözlerimi benden çok daha zengin ve lüks hayatlar yaşayan yaşıtlarımdan alamazdım. Kıskançlığın pençesinde boğulur, öfke patlamaları yaşardım. Ailem olan biteni ergenlik isyanına yorardı ama gerçekte içine doğduğum dünyada, ailemi kabullenmekte zorlanırdım. “Benim o çocuklardan ne eksiğim var? ben de onlar gibi olmak istiyorum” diye düşünür bu eksikliğin faturasını babama ve anneme çıkarırdım. “Neden daha zengin değillerdi ki!”

“Ben de internet fenomeni olup isteğim her şeyi alabilseydim keşke!” Hiçbir şey üretmeyen sadece günlük hayatlarını paylaşan, sabun köpüğü insanların videolarını izlerdim saatlerce. Kendime bir Youtube kanalı açarak, onlar gibi para kazanmayı hayal ederdim. Hatta az bir çabayla bir kanal kurardım kendime ama paylaşacak renkli bir yaşantım olmadığından, küçük dertlerimi anlattığım bir günlüğe dönerdi bu video kanalı.

Annemin malzemelerini tarumar edip makyaj videosu çekerdim mesela, yaşım buna uygun olmasa da. O abla da öyle yapmıyor muydu zaten? Hani sürekli konuşup duran bir sürü makyaj malzemesi ve kıyafetleri olan abla. İşte onun gibi yapardım ama “onu milyonlarca kişi izlemiş, beni sadece 3 kişi izliyor” diye üzülürdüm. Halbuki her gün daha farklı bir şeyler yapıp takipçilerimi (izleyicilerimi) diri tutmalıydım, belki beni de izleyip severlerdi. “İnsanlar beni sevmiyorlar” diye düşünmek küçük yüreğime ağır gelir ve daha bir çocuk iken herkesin beni sevemeyeceğini öğrenirdim.

Oysa annem ve babamın prensesiydim ben, bir yaşımdan beri tüm doğum günlerim şenlik havasında kutlanmıştı. Tüm arkadaşlarım gelir pastalar ve çeşit çeşit kurabiyeler masada sıralanırdı. Özel hazırlanmış kıyafetlerimizi giyer, bizi bir kraliyet ailesiymişiz gibi çeken fotoğrafçıya poz verirdik. Bir sürü oyuncağım vardı ve arkadaşlarım beni çok severdi.

İşte bu yüzden internet insanlarının beni sevmemeleriyle (takip etmemeleriyle) baş edemez içime kapanırdım. Ailem benim üzülmeme dayanamaz ve akrabalardan benim kanalımı izlemelerini rica ederlerdi. Ama benim içinde bulunduğum hali anlayamaz ve çözüm bulamazlardı. Çünkü onlar bambaşka bir dönemde büyümüşler. Onların çocukluğunda tek bir televizyon kanalı varmış. Herkes aynı şeyi izleyip, aynı şeye gülermiş. Akşam gün iyice kararıp anneler eve çağırmadan sokaktaki oyun bırakılmazmış. O zamanların Google’ı kütüphanelerden en fazla üç kitap alınabilirmiş. Kimsenin kitap oku demesine gerek yokmuş, çünkü kitaplar hiç görmedikleri dünyaları hayal etmelerini sağlarmış…

 

Bence bu masallar geride kaldı. Bilgi için kütüphaneye gitmeye gerek yok ki? Zaten okula neden gidiyoruz onu da anlamış değilim. “Google var ya? Yani her an her şeyi sorabileceğimiz bir sistem varsa, beynimi neden yorayım? Tamam her zaman doğru şeyleri söylemiyor ve bazen kafamı karıştırıyor ama olsun kitap karıştırmaktan daha kolay. Bence anne babalarımız bizi ayak altından çekip, kafalarını dinlemek için okula gönderiyorlar” diyebilirdim mesela.

Yukarıda anlattığım “eğer ben ergen olsaydım” tavırları tanıdık geldi mi? Son dönemde çocuklara izlediğimde böyle şeyler görüyorum. Bu çocuklar internet ve sosyal medya ile büyüdüler, çoğu ahlaki ve sosyal değerlerden bihaber yaşıyorlar. Sürekli olarak arzu nesnelerinin (aşk, para, ev, araba vb.) paylaşımına maruz kalıyor ama sahip olamıyorlar. Sahip olduklarına şükredecek bir bilince de sahip değiller. Dolayısıyla içinde bulundukları sosyal konuma ve ailelerine isyan edip, acı çekiyorlar. Bu iç huzursuzluğu zamanla psikolojik kırılmalara, depresyona hatta intihar düşüncesine bile sebep olabiliyor.

Son dönemde bilim adamları sosyal medyanın üzerimizdeki etkilerini araştırıyorlar. Yapılan deneyler sosyal medyanın insanları mutsuz ettiğini gösteriyor. Bu konuda çözüm üretmemiz lazım, kendi çocuğumuzdan ve evimizden başlayacağız elbette ama bu tek başına yetmiyor. Siz onları farklı iklimlerde büyütseniz bile ekseri çoğunluk yine o alemden besleniyor. Çocuklar bizler gibi değiller, beraber hareket etmeye meyilli, etkileşim güçleri yüksek olduğundan aynı kaptan su içip, bir birlerini olumlu ya da olumsuz etkiliyorlar. Onların gözleriyle dünyayı görüp anlamak ve bir yetişkin olarak yeni yollar açmak zorundayız. Çünkü çocuklar, çocuklarımız her geçen gün hızla bu kara delikte kayboluyorlar.

Burada zarif şair Cahit Zarifoğlu’nun bir mektubunda yazdığı satırlarla cümlelerimi sonlandırmak isterim;

 

“insanlara tavsiyem şudur ki,…başkalarının mutlu görünümü, insanı kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten alıkoymamalı. Filmler, resimler birer hayaldir. Başka insanların dış görünümleri de bizi aldatmasın. İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli.

Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan yaşanılan “an”dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir. Yoksa deniz kenarında fotoğrafçılar tarafından düzenlenmiş bir mutluluk tablosu sahtedir ve bazı saf kimselerin duygularını istismar etmekten başka bir şey ifade etmez. Acaba anlatabiliyor muyum?”

Cahit Zarifoğlu / Mektuplar

 

İlginizi Çekebilir

Marmarabirlik avans fiyatla alım yapacak

2019-2020 Ürün alım kampanya öncesi Marmarabirlik’te 81 bin ton rekolte beyanı bekleniyor. Kooperatifler Koordinasyon toplantısında ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir