FİLİSTİN – KUDÜS

Filistin Sorunu “Kudüs Sorunu” gibi görünüyor ise de aslında işin doğru adı Filistin Sorunu’dur. Çünkü Filistin bir ülke, bir bölge adı iken Kudüs yalnızca o ülkenin, o bölgenin bir şehridir. Sorunun yalnızca bir şehirden ibaret olarak görülmesi yanlıştır.

Kudüs ise Filistin Sorunu’nun odak noktasıdır. İsrail işgalinin en çok görünen tarafıdır. Üç Semavi Din (İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik) tarafından aziz bir mekan olarak kabul edilmesi, Kudüs’ü kendiliğinden Filistin Sorunu’nun odağı haline getirmektedir.

Kudüs’ü Müslüman Araplar 638’de Bizans’a bağlı Patrik Sophronios’tan bir anlaşma ile teslim almışlardı. Anlaşmaya göre, Hıristiyanların can ve mal güvenliği teminat altında olacak ve her türlü din özgürlükleri olacak dini mekanları ise dokunulmaz sayılacak, şehre Yahudi nüfusunun girişine izin verilmeyecekti. Özetle Müslüman Araplar Kudüs ve çevresini Yahudilerden değil Bizanslılardan almışlardı.

Kudüs’ün İslami dönemi böylece Hz. Ömer ile başlamıştı. İsrail işgaline, yıkımına rağmen günümüzde bile eski Kudüs diye anılan bölgede Hz. Ömer adı şehrin İslami kimliğinin bir karşılığıdır. Hıristiyanların hacı olmak için ziyaretle sorumlu tutuldukları Kıyamet Kilisesini ziyaret ettiğinde kilise de namaz kılma teklifini, “namaz kılarsam ilerde Müslümanlar bu kilise de hak iddia edebilir” diye geri çevirerek ileri görüşlülüğün çarpıcı bir örneğini verirken farklı dinlere karşı nasıl adaletle davranılabileceğinin de güzel bir uygulamasını yapmıştır. İsrail işgaline rağmen Hz. Ömer adını taşıyan cami ve cadde isimlerinin varlığı onun adaletine karşı tarihin bir cevabı, bir kadirşinaslığı gibidir.

Hz. Ömer Kudüs’e geldiğinde Mescid-i Aksa’yı sormuş, ona bir mezbelelik enkazının olduğu yer gösterilmişti. Kudüs ve Mescid-i Aksa hakkında artık tevatürleşen hikayelerin anlatılması bakımından da O’nun Kudüs seferi öğreticidir. Çünkü O geldiğinde ortada bir Mescid-i Aksa yoktu.

Hz. Ömer’den sonra Kudüs’ün imarı konusunda ve Kudüs hakkındaki rivayetlerin ortaya çıkışında Emeviler Döneminde (681-750) adeta bir patlama yaşanır. Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan’a karşı Zübeyir bin Avvam isyan ederek Mekke ve Medine gibi şehirleri ele geçirmişti. Mervan ise “Kudüs’ün kutsallık bakımından Mekke ve Medine’den geri olmadığı” görüşlerini yaydığı gibi başta Kubbetü’s Sahra olmak üzere pek çok anıtsal eser yaptırmıştı. Kudüs Müslümanlar için Mekke ve Medine’den daha önemli bir yer haline belki getirilemedi ama Mervan’ın çabaları ile zaman içinde tartışmasız bir şekilde üçüncü aziz bir şehir durumuna gelmiş oldu.

Kubbetü’s Sahra günümüzde üçüncü Harem-i Şerif diye bilinmektedir. Bir tepe üzerine kurulan oldukça geniş bir külliyedir. Şehrin hemen her tarafından rahatlıkla görünmektedir. Başta Kıyamet Kilisesi olmak üzere Hıristiyanlarca kutsal sayılan hiçbir yapı Kubbetü’s Sahra’nın görkemine bırakın rekabet etmeyi yaklaşması bile mümkün değildir. 1967’de Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesiyle Mescid-i Aksa’nın Minberinin yakılması gibi pek çok saldırıya, hasara uğratılmasına karşılık Harem-i Şerif bütün ihtişamı ile ayaktadır.

Kudüs için birinci felaket 1099’da Haçlı işgaliyle başlamış ama bu felaketi 1183’te Selahaddin Eyyubi sona erdirmiştir. Kudüs’ü ele geçiren Haçlılar şehirdeki Müslümanların tamamını katletmişken Selahaddin benzeri bir işi yapmamıştır. Selahaddin’in kısa süre sonra ölmesi şehirde kalıcı imar eserlerine muhtemelen engel olmuştur. Bugün Kudüs’te Selahaddin adını taşıyan bir caddenin olması, Müslümanlara yaptığı hizmet kadar, Hıristiyanlara can ve al güvenliği vermiş olmasının bir karşılığı olmalıdır. Şehrin imarında Hz. Ömer ve Emevi zamanından sonra üçüncü önemli faaliyet dönemi Memlüklüler döneminde (1250-1517) yaşanmıştır. Bazıları İsrail işgaliyle yıkılmış olsa bile çeşitli camileri ile Memlük dönemi eserlerinin bir kısmı halen varlığını sürdürmektedir.

Kudüs için Memlüklülerden sonra şehrin imarında en çok iz bırakan dönem Osmanlı Zamanı (1517-1917) olmuştur. Eski Kudüs’ü kuşatan surların tamamı Kanuni döneminde (1520-1566) yenilenmiştir. Günümüzdeki Kudüs surları bu dönemden kalmıştır. Şehrin su ihtiyacının karşılanması ve yoksulların, kimsesizlerin bakımı gibi pek çok sosyal içeriğe sahip olan vakıflar bu dönemde kurulup Kudüs’te çalışmaya başlamıştır. Kudüs surlarının doğu tarafına paralel olarak uzanan caddenin adının “Kanuni Caddesi” olması da tarihin kadirşinaslığının başka bir örneği olmalıdır. Kudüs’te kurduğu vakıf ile çok uzun bir dönem binlerce yoksulun ihtiyacını karşılayan vakıfların kurulmasına öncülük edenlerden birisi de Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan olmuştur.

Kudüs için Hz. Ömer, Mervan, Selahaddin, Kanuni’den sonra unutulmayacak bir isim de II. Abdülhamit olmuştur. Onun zamanında (1876-1909) Dünya Siyonist Kongresi, Filistin’in Yahudiler için bir anavatan olmasını ve Yahudilerin Filistin’e dönmelerinin sağlanması kararlarını almışken Abdülhamit canla başla bu kararlara karşı durmuştur. Bugün aklı başında olan, gözü ve gönlü açık olan her Filistinli Abdülhamit’in Filistin, Kudüs mücadelesinin kadrini bilir ve teslim eder.

İlginizi Çekebilir

“Şiddeti asla tasvip edemeyiz”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şehit cenazesinde Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıya ilişkin, “Olay tüm boyutlarıyla soruşturulmaktadır. Şiddeti asla tasvip ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir