Gazamız mübarek olsun!

“Defalarca ne yapıyorsak oyuz, bu yüzden mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır”  demiş Aristoteles.

İtiraf etmem gerekirse, tüm gün en çok telefonumun ekranına dokunuyorum! Her elime alışım farklı sebeple de olsa kendime dışarıdan bakınca gördüğüm; boynunu bükmüş bir kadın, gözleri ekranın hizmetinde. Sağ elim eğer fabrikada üretilmiş olsaydı, onun bu telefonu taşımak ve onunla oynamak için üretildiğini bile düşünebilirdim. Çünkü her nereye gidersem gideyim, elimden tutup o da geliyor. Eğer kendisini bir yerde unutmuşsam, gözlüğünü kaybetmiş gibi bir eksiklik hali, bir hüzün. Zaten etrafımızı da insanların gözlerini de göremiyoruz, ekranlarda sürekli yenilenen renkli görüntüler esir alıyor bizi. Çoğu zaman dokunmaya bile gerek kalmadan, otomatik pilota bağlayıp kendi kedine sıradaki videoya geçtiğinden her şeyi izler hale geldik. Yoksa bir başka insanın yiyip içmesini veya kendi kendine konuşmasını neden izler ki insan.

Kendi hayatını yaşamayı bırakıp da uslu birer izleyici hale gelmenin ne tür tehlikeleri olabilir diye düşününce. Öncelikle ekrandakini izlerken hayatı kaçırıyor, yaşamıyoruz. Dolayısıyla tecrübe biriktiremiyor yani yaptığımız yanlışlardan doğruyu öğrenip, gelecekte bundan kaçınabilme şansını da kaybediyoruz. İzlediklerimizi “görsel birer kanıt” olarak görmek ise çok daha tehlikeli bir diğer sonuç. Teknolojik gelişme ile artık bir çocuk bile görüntüleri kurgulayıp, gerçeği çok rahat değiştirebilecek güce sahip. Buna rağmen çoğu insan okuyup izlediklerini teyit etmekle ya da araştırmakla uğraşmıyor bile. Bu bilgi kirliliğinde doğruyu ayırt edemeyen ve sadece izleyen bir toplum ise kolay yönlendirilebilir bir hale geliyor.

Yalan bir bilginin, toplumun tepki vereceği dinamiklerle biraz allanıp pullanıp sosyal medyada dolaşıma sokulması; bir insanın, bir şirketin yada bir kurumun toplumsal linçe uğrayıp önü alınamayan zararlar görmesi, günümüzün ürkütücü bir gerçeği haline geldi. Bu toplumsal suça dahil olmak için, basit bir tweet atmanız veya bir facebook paylaşımı yapmanız yeterli, yalan haberin hızla çoğalmasına vesile olmanız işten bile değil. Bundan kaçınmanın yolu; video, fotoğraf vs. ile desteklenmiş bile olsa, haberi teyit etmeden inanmamak, şüphe duyulan bilgiyi yaymamaktan geçiyor.

Sosyal medyada yayılan böyle bir yalanın sonradan doğru olmadığı ispatlandı diyelim, bu yanlışı düzeltiyor mu? Ne yazık ki bir kere internete eklenen fotoğraf ve bilgi tek tek silinse bile, kendi bilgisayarına kopyalayanlar veya başka yöntemlerle tekrar tekrar yayılıyor, yok olmuyor ve gerçek muamelesi görmeye devam ediyor. Korkunç sonuçlar doğuran böyle bir hadise, bir gün hepimizin başına gelebilir ve hayatımızı karartıp kariyerimizi yok edebilir. Bunun farkında olup ona göre paylaşım yapmak, insanların hakkına girmeden önce iki kez düşünmek lazım.

Ekranlarla olan mesaimiz sabah uyanır uyanmaz telefona göz atmamızla başlıyor, her boşlukta, bankada sıra beklerken, otobüs durağında, yolculukta, sohbet esnasında ufak bir sessizlikte bile devam ediyor. Eğer güne evde devam ediyorsak televizyonlara, çalışıyorsak iş yerinde bilgisayarlara bakmaya devam ediyoruz.

Artık çalışırken birçok işi bir arada yapıyor, bundan da gizli bir kıvanç duyuyoruz. Önemli insanlarız çünkü. Bilgisayarda bir yazı yazarken, bir yandan telefonla konuşuyor, diğer yandan internetten haberlere göz atarken, cep telefonumuza gelen bir videoyu izliyoruz sonra gelen maile hızlıca bakıp, çayımızdan bir yudum alıyoruz. Nerede kalmıştık? On parmağımızda on marifet, tam bir iş insanıyız! Peki beynimizi de kandırabiliyor muyuz? Bunca şeyle uğraşırken asıl işimize odaklanabiliyor muyuz?

Araştırmalara göre birçok işi birden yapma alışkanlığı, son dönemin en büyük sorunlarından biri. Beynimizin kapasitesi ne kadar geniş olursa olsun bir bilgisayar olmadığı için, aynı anda bu kadar çok veri girişi yaptığımızda, asıl işimizle ilgili verim %60 düşüyor. Enerjimizi işimizi yapmak yerine birçok işin arasında gidip gelmekle harcıyoruz.

Dışardan yoğun bir çalışma temposu sandığımız şey aslında biraz da kendimizi kandırmak oluyor. Çünkü düşen verim ve dağılan dikkatimiz yüzünden, üzerine çalıştığımız konu hafızamızda eksik yer ediyor. Bunu genel bir hafıza problemi olarak görüp üzerine düşünmüyoruz. Teknolojiyle kurduğumuz bu ikili ilişkiyle, bizim akışa kapılmamız yani çalışmaktan keyif alıp, zaman algısını yitirecek bir yoğunluğa erişmemiz pek mümkün görünmüyor.

İkigai isimli kitapta Japonların geleneksel yaşam sırlarını inceleyen Hector Garcia ve Francesc Miralles “teknolojik dikkat dağınıklığımız” ile baş edebilmek için bazı öneriler vermişler;

-Uyanık olduğumuz ilk saat ve yatmadan önce son saat herhangi bir ekrana bakmamak,

-Akışa kapılmadan önce telefonu kapamak (yada sessize almak, interneti kapamak vb.),

-Haftanın bir gününü Wifi olmadan geçirmek, teknoloji orucu tutmak,

-Zevk alacağımız bir ritüelle çalışmaya başlayıp, bir ödülle bitirmek,

-Dikkatimizin dağıldığını fark eder etmez zihnimizi tekrar işe dönmek üzere eğitmek, gerekiyorsa ufak bir yürüyüşle ufak bir mola vermek,

-Faturaları göndermek, telefon görüşmeleri yapmak gibi rutin görevleri hepsini bir arada yapmak,

-Pomodoro tekniğiyle çalışmak,(25 dakika çalışıp ,5 dakika ara vermek)

-Dikkatimizin dağılmayacağı bir yerde çalışmak, evde yapamıyorsak kütüphaneye gitmek gibi,

Umulur ki feyiz alırız diye kitaptan aldığım notları sizinle paylaşmak istedim. Efenim teknoloji orucunda gazamız mübarek olsun!

 

İlginizi Çekebilir

“Sınır güvenliğimizi sağlayacağız”

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “Sınır güvenliğimizi tehdit eden tüm terör örgütlerinden bölgeyi temizleyeceğiz. Sınır güvenliğimizi ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir