Hadi Pencereleri Açalım!

“Kuru kiraz ağacı

 dişsiz yaşlı bir kadın gibi,

anarak gençliğini

çiçeklerle donanmış.”

Matsuo Basho

 

Geçenlerde işten çıkınca bir banka oturup içime çeke çeke parktaki hayatı izledim. Meğer kendi sakinleri varmış parkların; akşam güneşinin dallarına hüzmeler düşürdüğü kiraz ağacının altında oturan sevgililer, hiç yorulmadan bir o yöne bir bu yöne paytak paytak koşan, sonra birden bire durup merakla karşısına çıkan insanlara bakan, ardından tekrar daireler çizen küçük çocuk ile onu takip eden annesi, bisikletle turlayan genç kızlar, zıplayarak çekirdek kabuklarını toplayan minik serçeler, okuldan çıkmış neşeli ergenler, kameriyede kavga eden çift, köpeğini dolaştıranlar, dans figürleri yapıp şakalaşan gençler ama en çok da gençler.

Diğerleri yani büyümüş olanlarımız, yani eve ekmek götürme derdinde koşturanlar, kafasında sürekli yapılacak işlerin listesi ile dolaşanlar, parkı tam ortasından bölen yoldan yürürken yüzü asık ve dalgın olanlarımız “Çocuk okuldan alınacak, markete gidilecek, yemek yapılacak, iş yerindeki sıkıntılar ne olacak, ya dün akşam evdeki kavga, çocuğun dersleri var daha, babamlara gitmeden o dersleri yaptırmak lazım, off nasıl yetişecek bu işler! ” kelimelerle hıncahınç dolu yürüyoruz. Kulağımızda telefon, elimizde market poşetleri, parmakların arasında sigara, başımız dumanlı geçtiğimiz yollara ve insanlara baksak da göremiyoruz.

Beynimiz gördüğü sahneleri algılayıp, anlam veremediğinden, dünyamız tek kişilik bir tiyatro oyunu gibi yalıtılmış ve yalnız, karanlık bir yolda yürüyor gibiyiz.

Arabayla gidiyorsak durum daha fena. Gidilen yol, dikiz aynaları, araçlar ve yayalardan başka bir şeyi görebilmek trafikte tehlikeli bir sürüş demek. Üstelik yine kafamız kıyasıya dolu olduğundan, bakar kör bir şekilde dışardaki hayatı kaçırıyoruz. Hep bir yere yetişmeli hep hızlı olmalıyız ama bu hengamede bas bas bağıran baharı kaçırıyoruz.

Baharla tanışma; martın ilk günleri sabah 07:45 işyerimin bahçesinde arabamla otoparka doğru ilerliyorum. Bir adam var yolumun üzerinde, elindeki telefonu gökyüzüne kaldırmış fotoğraf çekiyor. Kafamı kaldırıp kaydetmeye çalıştığı şeye bakınca çiçeklenmiş dalları selamladığını anlıyorum. Her gün önünden geçtiğim ağacın, gelinlik genç kız gibi çiçeğe durmuş halini görememişim. O adamın heyecanını fark etmesem yine görmeden geçip gidecektim.

İşte ben o gün içimdeki hız trenini durdurup, baharı kutlamak için bir banka oturup görmeye niyetlendim, baharın geldiğiyle yüzleştim önce. Ağaçların patlayan tomurcukları ve akşam güneşi içimi kıvançla doldurdu. Pıtır pıtır patlayan çiçeklerin beyaz ve pembe minik yaprakları salına salına yere düşüyordu. Öyle ki yağmur mu güneş mi deseler, bahar çiçekleri yağarken altında durmak derim. Yüzümde zapt edemediğim şaşkın bir gülümsemeyle kuşları dinledim sonra. Bu baharı görmeyi, çiçeklerin kokusuyla sarhoş olmayı, çocuk cıvıltılarını duymayı, çimlerin üzerindeki gençlerin birbirlerine olan muhabbetine şahit olmayı nasip ettiği için Allah’a şükrettim.

Hani bir mekanda bunalınca pencereleri açarız, taze hava girsin de ferahlayalım isteriz. Arada bir hayatımıza da bir pencere açmak lazım. Malumunuz hareketsiz olan her şeyin üzeri zamanla tozla kaplanır, bir temizlik yapmak gerekir. Örtüleri silkeler, eşyaların üzerindeki tozları alır, havalandırırız her şeyi.

Velhasılı her gününü birbirinin aynı geçirmeye başlayan teknoloji insanları olarak, başımızı ekranlarımızdan kaldırıp, silkelenmek lazım. Böylece sosyal medyanın bize sunduğu ışıltılı, bol kahkahalı, fotoşoplu yalanların yanında artık silik, gri, siyah tonlarında görmeye başladığımız hayatımıza dönebiliriz. Belki her günü gökkuşağı renklerinde değil ama tüm gerçekliğiyle bize ait. Sahip olduğumuz an’ın ve sevdiklerimizin kıymetini bilenlerden eylesin.

İlginizi Çekebilir

Trump, ABD askerlerine geri çekilme talimatı verdi

ABD Savunma Bakanı Mark Esper, ABD Başkanı Donald Trump’ın, Suriye’nin kuzeyindeki tüm ABD askerlerinin bölgeden ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir