Kızına verdiği isimle, evrene mesaj yollayan babalar…

Çinli bir yazarın elinden, doğduğu dönemi ve annesinin hikâyesini okuyorum. Yazarın kendinden önce doğmuş her biri ayrı hayal kırıklığı olan yedi ablası var. Hayal kırıklığı çünkü beklenen erkek çocuğuna ulaşmak için anne üst üste doğurmaya devam etmiş.

Sekizinci doğumda, kaynanası doğum sancısı başlayan gelinine;

Güzel gelinim benim, bari bu kez sık dişini! Eğer yine kız doğurursan arkanda durmaya yüzüm olmayacak! Tanrı seni esirgesin, eğer bir oğlan doğurmazsan yaşadığın sürece bir köleden farkın olmaz ama bir oğlun olursa evin hanımı olursun.

 Bu yoldan daha önce geçtin, yavaş at arabası yolunu bilir, artık kendi kendine doğurursun. Kayınbaban ve kocan batı kanadındaki ağılda bizim eşeği doğurtuyor, bu ilk seferi olacak, onlara yardıma gideyim ben” der ve doğum sancısı çeken gelinini öylece bırakıp, eşeğin doğumuna yardımcı olmaya gider.

Bu satırları okuduğumda içimden bir çığlık yükseldi “Bu nasıl olur! Bir insanın canı hayvandan sonra mı geliyor!”. Aklıma biz küçükken büyüklerimizin anlattığı komşumuz geldi. Tarlada tek başına doğum yapan kadın, göbek bağını taşla vurarak kesmişti. Üstelik kitap ile aynı dönemler, 50li yıllar. Her dönemin zorlukları var elbet ama bazı dönemler kadınlar için daha bir zor sanki; savaşlar, kıtlıklar ve ilticalar…

Derken anneannemi düşündüm, kendisi dördü kız, on iki çocuk doğurmuş. Bunun yanında büyük baş ve küçük baş hayvanları, elde yıkanan çamaşırları, kuyudan kovalarla çekilen suları, tencere tencere pişen yemekleri, konserveleri, salçaları, kurutulmuş biberleri, tarhanaları, yufka ekmekleri, kazanlarda kaynattığı buğdayı, kurutması, değirmene göndermesi ile bulgur ve ununu bile kendi elleriyle yapması.

Daha benim bilmediğim nice işi tam bir Anadolu kadını olarak omuzlamış anneannem, babaannem ve annem ailemin kadınları.

Bunca emeğin arasında yetiştirdikleri çocuklar onların yorgunluğunu alabildi mi bilmem ama anneannemin kızlarıyla birlikte mutfakta yemek yerken, erkek çocuklarının babalarıyla beraber oturma odasında yemek yediğini öğrendiğimde, Çinli kadının gelinini bırakıp gittiğinde hissettiğim o isyan yine boğazıma düğümlenmişti…

İç Anadolu’nun ufak bir kasabasından aklımda kalanlar sadece bunlar değil elbette. Büyüklerin yanında çocuğunuzla konuşmanız, onu kucağınıza almanız, ismiyle seslenmeniz de ayıplanırdı. Çocuk sizin değilmiş gibi davranmanız gerekirdi. O zamanlar ailelerin torun torba birlikte yaşadığı düşünülürse, bu durumun sevgiyle büyümesi gereken nesiller için ne büyük kayıp olduğu daha iyi anlaşılır sanırım.

Çocuk anneye seslenir ses yok, babaya seslenir ses yok, annenin eteğine yapışıp feryad figan ağlasa da anne ayağıyla çocuğu iteleyip kendini kurtarır. Öteden hala ya da teyze gelir, çocuğu kucaklayıp teskin eder ve sever. Peki bu dolaylı sevgi, doğrudan anne babadan alınması gereken sevgi kadar besleyici midir? Ebeveynleri tarafından görmezden gelinmenin yol açacağı özgüven eksikliğini, büyüyünce kitapla, eğitimle ya da kariyerle kapatabilir miyiz?

Çocuklarına gösteremedikleri tüm sevgiyi, torunlarında yaşadı büyüklerim. Zamanında çocuklarını doyasıya sevip dokunamamak, onlar için ne büyük zulümdü. Kendi çocuğunuza isim verebilmek için bile büyük mücadele vermeniz gerekirdi. Ne de olsa herkesin bir fikri vardı bu konuda. Bazen bir anlaşma sağlanamazdı ve çocukların iki adı olurdu, nüfusta farklı, evde farklı bilinen.

İsim konusunda en şanssızlar ise, dört gözle erkek çocuk bekleyen ama sürekli kız çocuğu olan ailelerin, kızlarına layık gördüğü isimlerdi. Kızına Döndü, Yeter, Songül, Sonay gibi isimler koyarak “artık yeter erkek olsun” diye evrene mesaj yollayan babalar, evren duydu mu sizi?

Konu nerelere geldi böyle, hâlbuki bir dönemler memleketimin kadınlarını anlatacaktım. Aslında çok da anlatmaya gerek yok, üç eksik beş fazla çok da farklı değil hikâyemiz. Dedemden kalan onca malı mülkü kız kardeşlerine çok görüp, onlara mirastan feragat imzalatan dayılarımı mı anlatmalı? Yoksa miras dışarı gitmesin diye çocuklarını birbiriyle evlendiren dedelerimi mi? Böylece ilkokulda oyun oynadığın sıra arkadaşın, bir gün eşin oluverirdi. Diyelim ki gönlün yok senin için seçilen adaya, ne gam dayak cennetten çıkmamış mıydı? Ya vefat ettiyse damat adayı? Bu durumda gelin adayı, ölen damadın erkek kardeşine alınırdı. Çünkü nişan kıyılmıştır bir kere ve ailenin namusudur o kız, başka eve gelin gitmesine izin verilmezdi.

Şimdi ne kadar uzak geliyor bu anlattıklarım. Her dönemin kendi kuralları ve kendi zorlukları var sanki. Bugün de hayatımızı ritüel başlığı altında, yazılmamış kurallar yönetiyor. Seçimlerinizi yaşamanız yeterli değil, göstermeniz ve onaylanmanız da gerekli (beğeni, hashtag, retweet vb.) Nasıl bir evlilik teklifi ettiniz? Kız istemede tuzlu kahve içmek dışında, tuzlu faturalar da ödediniz mi? Düğün kaç şehirde yapılacak? Gelin kaç tane elbise giyecek? Balayında hangi ülkelere gittiniz? Bebek kız mı erkek mi partisi yaptınız mı? Ya baby shower? Bebek uyusa da birinci doğum günü partisi tüm yurtta şenliklerle kutlandı mı?

Başa dönersek eğer; bebeğini tek başına doğuran anaların torunları, evet çok daha lüks ve rahat bir yaşama ve sevgi dolu ailelere doğdunuz, umarım bu yaşadıklarınız başınızı çok döndürmez. Çünkü bundan sonra sizin hikâyeleriniz yazılacak.

İlginizi Çekebilir

Aktaş’ın davetiyle Mehmetçik için dua

Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, dün sabah Ulucami’ye davet ettiği Bursalılarla birlikte önce Mehmetçik için ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir