Araba Sevdası

"’Eskişehir Cer Atölyesinin üç ay insanüstü gayret sarf ederek meydana getirdiği iki otomobil, iki özellik taşımaktadır. Birincisi, bizde otomobil yapılamaz diyenlere güzel bir cevaptır. İkincisi, bu işi yapacaklara cesaret vermiştir. Fakat otomobil, Teknik Üniversitesi Motörler Enstitüsüne sorulmadan yapılmıştır. Üzerinde çalışan arkadaşların otomobil ihtisası yoktur. Cer Atölyesi 1946’da üç dizel motör yapmış, fakat asıl işi Devlet Demiryollarına hizmet olduğundan seri imalata geçememişti. Eskişehir’deki hareket bizim davamız için atılmış adımdır. Üç ayda bir otomobil motörü imaline imkân yoktur. Teknik birçok hataları olduğunu kabul etmek lazımdır. Zira otomobil süt sağma makinesi veya dikiş makinesi değil, can makinesidir. Emniyet ister. Bizim on aydır üzerinde çalıştığımız dava başkadır. Biz binanın maketini yaparak övünmek yerine aslını meydana getirmek gayretinde idik. Aslı dediğim şey seri imalattır. Eskişehir’de arkadaşların yapmağa muvaffak oldukları otomobili tetkik ettikten sonra bunun bizim planlarımıza göre seri şekilde imal edilip edilmeyeceğini söyleyebilirim. Bu maksatla biliyorsunuz 9 firma oto sanayii için birleşmeğe hazırdır. İlerideki iltihaklarla bu rakamın 36’ya yükseleceğini tahmin ediyorum. Cer Atölyesi ilk adımı atmıştır. Şimdi iş memleket sanayiine bilhassa bunu yapmağa muktedir firmalara düşmektedir.” (yeni sabah gazetesinde 31.10.1961günüitü makine fakültesi motörler kürsüsünden doçent doktor Necmeddin Erbakan’la yapılan röpörtaj.)

Uzun gazete haberinden sadece Necmeddin Erbakan’ın kendi görüşlerini ifade ettiği bölümü aldım. Haberin başlangıç bölümünde ilk Türk otomobilinin devlet başkanı Cemal Gürsel’in arzusu üzerine kuvveden fiile çıktığı, bu imalata taraftar ve muhalif olan iki zümre arasında geniş akislerin husule geldiği, bu imalatı kendi menfaatlerini düşünenlerin baltalamak istedikleri, devlet başkanı Gürsel’in Erbakan’ı yakından tanıyarak kendisine itimat ettiği, Erbakan’ın bu üretim faaliyetlerini müstakil bir bakanlık payesiyle yapmasını Gürsel’in arzu ettiği, Gürsel’in bir aşağılık kompleksiyle bizde otomobil yapılamaz diyenler utansın dediği şeklinde bilgilere yer verilmektedir. Türkiye’nin toplum yapısı itibarı ile hangi modele uyduğu, uyması gerektiğinin münakaşası bu gün de yapılmaktadır.

Yazı yazmaya başlamadan çok önce fark ettiğim bir hakikati bu yazılar sayesinde bir daha gözlemleme fırsatı yakalamış oldum. Özellikle toplumsal meselelerde bizim bu da nereden çıktı, bizde bunlar tartışma konusu olmazdı dediğimiz her şey aslında yıllar önce de ülke gündemini meşgul etmiş. Sadece iletişim vasıtalarının sınırlı olması hasebi ile bu tartışmalar belli kesimlerin erişimine mecburen kapalı olduğundan doğal olarak bizler bu konulardan habersiz kalmışız.

Dünya üzerinde yaşanan toplumsal dönüşüm aşamaları Türkiye’de gecikmeli de olsa gündeme geliyor. Tarım toplumundan sanayi toplumuna oradan da bilişim ya da uzay toplumuna geçildiği fakat Türkiye’nin hala daha topyekun bir dönüşüm yaşayamadığı için bazı kesimlerimizin tarım, bazı kesimlerimizin sanayi, bazı kesimlerimizin bilişim toplumu aşamalarında parçalı bir şekilde kaldığımız düşüncesi genel kabul görmüş vaziyette.

Uzay toplumu çağı ise şimdilik hayallerde dahi bize çok uzak gibi duruyor. Bilmem kaç bin ton buğday ihraç ederek ancak bir kasa telefon alabildiğimiz, samanı bile ithal ettiğimiz, savaş uçaklarımızın bedenlerinin bizim ruhlarının ise başkalarının elinde olduğu, kendi savunma sanayi ürünlerimizin yerlilik oranlarının artırılması konusundaki hassasiyetimizin en üst düzeyde olması mecburiyeti gibi siyasette bol puan getirici konu başlıkları hep bu siyasetin de belirleyicisi olan sosyolojik hadiselerin karmaşık bir yansımasından ibaret. Köylerde yaşayan nüfusun şehirlerde yaşayanlardan fazla olduğu günlerden şehirlerde yaşayan nüfusun köylerde yaşayanlara nazaran daha fazla olduğu günlere doğru hızla geçmeye başladığı kırk, elli yıl öncesinin toplumsal ve ekonomik şartları, ihtiyaçları, beklentileri, hedefleri, tüketim alışkanlıkları, hayat tarzları bize bu gün şaka gibi geliyor. Konuya otomobil açısından bakacak olursak her geçen gün insanların trafikte harcanan zamandan şikâyetçi olmalarına rağmen bu yöndeki kullanım alışkanlıklarında bir azalma olduğunu görememekteyiz.

Bir gazeteden aldığım rakamlara göre ülkemizdeki otomobil sayısı 1966 yılında 91469, 1967 yılında 112367, 1968 yılında 125375, 1969 yılında 137345, 1970 yılında 137771, 1971 yılında 153676, 1972 yılında 187272, 1973 yılında 240360, 1974 yılında 313160, 1975 yılında 403546, 1976 yılında 488894, 1977 yılında 560424,1978 yılında 624438, 1979 yılında 688687, 1980 yılında 742252, 1981 yılında 776432, 1982 yılında 811465, 1983 yılında 856350, 1984 yılında 919577,  , 1985 yılında 983444 olarak veriliyor. Yan sanayi, yedek parça, sigorta işlemleri, petrol tüketimine etkisi, vergi gelirleri, ithalat ve cari açık dengesindeki payı ile birlikte düşünüldüğünde otomobilin yıldan yıla yükselen sayısal artışla birlikte inşaat sektörü gibi beraberinde yüzlerce iş sahasını peşinden sürükleyen bir gücü olduğunu görüyoruz. Aynı hesaplamaları Türkiye’yi aşarak küresel ölçeğe taşıdığımızda dikey ve yatay olarak nasıl bir domino etkisinin yıllardır gözümüzün önünde cereyan ettiğini, bizim ancak kıyısından ve köşesinden bu sürece dâhil olabildiğimizin sonuçlarını hep birlikte düşünelim isterseniz?

İster milli bir inatla, isterse ekonomik ve ticari Saiklerle yapılsın sırf yapmış olmak için değil rahmetli Erbakan’ın ifade ettiği gibi seri imalat için üretilecek yerli otomobilimizin savunma sanayimizdeki başarıların sağladığı psikolojik eşiğin bizi getirdiği noktada üzerine aldığı mesuliyet katlanarak artmaya devam ediyor bence. İç talep ve ihtiyaçları karşılayan, fiyat ve kalite orantısındaki uyum nedeni ile ihraç edilebilen, çağın insani ve teknolojik ihtiyaçlarına cevap verecek, marka değeri olan, ekonomik, rekabet edebilir ve şık bir otomobilden azına hiç kimse rıza göstermemeli bu saatten sonra.

Bize yakışan İHA, SİHA, MPT, BORA, AKINCI nasıl rüştünü belgeleyip ekonomimize katma değer olarak döndüyse aynı muvaffakiyeti milli otomobil hamlesinde daha büyük bir iştahla hedeflemek, çalışmak ve başarmaktır. Kaportacılık yapmanın otomobil üretmek sanıldığı devirler artık çok geride kaldı. Direksiyonu bir yerden, vitesi başka yerden, motor beynini ayrı bir yerden alarak puzlle tamamlamakla uğraşmaksa bir aşamadan sonra mevcut olandan da geriye götürebilir bizi. Yerimizde saymamak, geriye gitmemek istiyorsak arabanın kendisine değil meşhur romanımızın aksine bence artık seri üretimine, markalaşmasına, patentlenmesine sevdalanmak zorundayız.

YORUM EKLE

banner19

banner8