Mahallemizdeki Suriyeliler

            “Arap Baharı”nın özgürlük çiçekleri açtırmadığı bir ülke Suriye…

Mahallemizdeki Suriyeliler
            “Arap Baharı”nın özgürlük çiçekleri açtırmadığı bir ülke Suriye… Ordu ve muhaliflerin çarpışmasında en büyük kaybı yaşayan siviller, güçlerinin ve imkanlarının yettiği kadar ülkelerinden uzağa kaçıyorlar. Suriyeli savaş mağdurlarının sığınak olarak gördükleri kentlerden biri de Bursa… Oturma izni almış ve sayıları 1000’e yaklaşan Suriyeliler, tesadüfen geldikleri bu kentte yeni yaşam umutlarını Şehir Gazetesi’ne anlattı.

 

Canan GÜLEÇ

 

Tunus, Mısır ve Libya’da özgürlüklerin çiçek açtığı “Arap Baharı”, diktatörlere yaprak dökümü yaşatırken Suriye’de muhaliflerin hesabı Beşşar Esed’a uymadı. 3 yıldır süren çatışmalar iç savaşa dönüşünce en büyük kaybı yaşayan sivil halk, can güvenliklerini sağlamak için Suriye sınırındaki mülteci kamplarına sığınmakta buldu çareyi. Ticari ve sosyal imkânlarıyla ülkenin önde gelenlerinden sayılabilecek ailelerse kendileri için Türkiye’de yeni bir yaşam rotası çizmeye karar verdi. Suriyeli savaş mağdurlarının yaşama yeni umutlarla tutunmak istediği kentlerden biri de Bursa. Savaş başladığından beri Suriye’ye el uzatan İHH’nın Bursa’daki savaş mağdurlarına ulaşmamı sağlayacağını düşünerek dernek binasını ziyaret ediyorum.

İHH: “ÖNCELİĞİMİZ SINIRDA                  KALMIŞ İNSANLAR”

İHH Bursa Şubesi Başkanı Hüseyin Kaptan, Türkiye sınırındaki mülteci kamplarında 200 bin kişinin barındığını, ancak 400 bin civarında savaş mağdurunun da ülke içinde kentlere dağılmış olduğunu söyledi. Suriye’ye savaş başladığından beri 26 TIR yardım ulaştıran ve Ramazan ayı içerisinde 10 TIR daha gönderecek olan dernek, kurduğu aşevinde günde 15 bin kişiye 3 öğün yemek veriyor. Gezici sağlık TIR’ı, mobil ekmek fırını ve çadır derslikler ile sosyal hayatın devamı için çaba harcadıklarını belirten Başkan Kaptan, “Önceliğimiz Suriye sınırında kalmış insanlar” diyor.

Ben de soruyorum; Ya sınırı geçip de kentimize kadar gelen savaş mağdurları ne durumdalar?

Kentte oturma izni alan Suriyelilerin sayısı 1000’e yakın, kaçak gelenler için telaffuz edilen rakam ise 5 bin civarında mülteci olduğu yönünde. Kaçak mültecilerin nerede olduklarını bulmak ve onlarla konuşmak neredeyse imkânsız. İHH’nın Bursa’da yardım paketi ulaştırdığı 100 aile var, derneğin elindeki adres ve isimlerden yola çıkarak çalıyorum kapıları. Oturma izni almış aileler pasaport ve kimlikleri ile Türkiye’ye giriş yaptıkları bilindiğinden, kapılarını çalan insanlara karşı oldukça ürkek ve tedirgin yaklaşıyor, yaşadıklarını anlatırken ülkelerindeki baskı ve şiddetin izleriyle Beşşar Esed’le ordusu aleyhinde konuşmaktan endişe duyuyor. Karşılıklı güven sağlandıktan sonra ise kendilerine getirilen yardımlarla kurdukları sofralarını paylaşacak kadar misafirperverler. Ailelerin amacı savaş bitene kadar can güvenliklerini sağlamak ve bu süre içerisinde çalışma izni alarak ailelerini geçindirebilmek. Bu süre içerisinde çocuklarının Türk okullarında eğitimlerine devam edebilmesi de onların öncelikleri arasında. Ülkelerini sevdiklerini söyleyen Suriyeliler, savaşın bir an önce bitmesini ve yurtlarına dönmeyi arzuluyor.

ESED’DEN ÖNCE SURİYE

Suriye’de organizasyon ve çiçekçilik işleri yapan büyük bir firmanın sahibi olan Nedir M, şimdi bilmediği bir ülkenin toprağında oyalanmak için bahçeyle uğraşıyor, 68 yaşında, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla yeni bir yaşama alışmaya çalışıyor. Evlerinin penceresine astıkları Türk Bayrağı ise komşuları olarak sevdikleri bu ülkeyi geçici vatanları olarak benimseme çabasını gösteriyor. Evin büyükbabası Nedir’e 40 yıl öncesini soruyorum, “Hafız Esed’den önce Suriye nasıldı?”

O zamanlar kültürel ve maddi anlamda daha zengin olduklarını anlatıyor yaşlı adam; “Daha zengin ve özgürdük. Hafız Esed darbe yapıp iktidara geldiğinde her şey değişti. Bizler Hıristiyan, Yahudi, Alevi, Sünni, Dürzi aynı mahallede oturur, birbirimizin inanç ve geleneklerine saygı duyardık. O zamanlar 500 dolar getiren işlerden 100 dolar kazanmaya başladık. Hafız Esed’in darbesinden sonra insanlar sessizce evlerinden toplanmaya başladı. İfadesi alınacak denerek götürüldüler ve bir daha dönmediler. Her geçen gün baskı ve zulüm arttı, Esed’in hedefi Sünni Müslümanları tamamen yok etmek, dini özgürlüklerini kısıtlamak ve yaşamlarını ellerinden almak.”

GASSAN: “15 YAŞINDA ÇOCUKLAR

HÜRRİYET İSTEDİ”

Esed iktidarıyla birlikte yaşanan zulüm ve diktatörlüğü daha iyi anlatmak için evin büyük oğlu Gassan söze giriyor; “İstihbarat herkesi baskı altında tutardı. Kim bir şey söyleyecek olsa, ortadan kaybedilirdi. Yolda yürürken 2 sokak boyunca senin arkandan gelen biri varsa, acaba beni götürecekler mi diye düşünürdün.”

Bu kadar baskı içerisinde nasıl oldu da halk “Arap Baharı” olarak tanımlanan rüzgâra kapılıp direnişe geçti diye soruyorum. Gassan, bu süreci anlamamız için yaşananları en başından bilmemiz gerektiğini söylüyor: “Suriye’deki olaylar Esed’e karşı devrim arayışıyla, örgütlü bir mücadeleyle başlamadı. Olayların en başına dönecek olursak; bir okulun duvarlarına 15 yaşında birkaç çocuk “hürriyet” yazıyor. Okul yöneticisi de diğer tüm kurumlardaki idareciler gibi Beşşar Esed’in yakınlarındandı ve bu çocukları askerlere şikayet ediyor. Çocuklar el ve ayak tırnakları çekilerek cezalandırılıyorlar. Aileleri okul idaresine tepki veriyor, sonra aileler cezalandırıldı ve isyan bu kıvılcımdan alevlendi.”

ESED Mİ ÇOK GÜÇLÜ,

SURİYE Mİ BİRLİK OLAMADI?

Olayların bu kadar uzun sürüp savaşa dönüşeceğini bilemediklerini anlatan Gassan, “Arap Baharı” yaşanan ülkeri emsal gösteriyor; “Tunus, Libya ve Mısır’ı gördük, devrim olup bitecek ya da Esed muhalifleri sindirecek diye düşündük, bunlar dışında savaş ihtimali aklımızda yoktu.” Diğer ülkelerde Arap Baharı özgürlük çiçekleri açtırırken, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesinin ardındaki sebepleri soruyorum Gassan’a; “Esed mi diğer diktatörlerden daha güçlü yoksa Suriye halkı bir bütün olarak direnemedi mi?” diğer ülkelerdeki ayaklanmaların iktidarla, ekonomik sorunlarla, olumsuz yaşam koşullarıyla alakalı olduğunu hatırlatan Gassan, kendi ülkesindeki sıkıntının dini boyutuna dikkat çekiyor: “Esed Sünni Müslümanlara karşı eziyet ve zulüm yapıyor, bu da halktan farklı inançlarda olanlarla ortak kaygılarda bütünleşmenizi engelliyor. Diktatörlük gücüne gelince, Esed’in ordusunda kendisinden olmayan hiç kimse yoktu; bir tek Sünni ya da başka inançtan insana yer verilmedi. Bu nedenle diğer ülkelerdeki gibi ordudan silah bırakanlar ya da silahıyla direnişe katılanlar olmadı.”

ESED’İN NİŞANCILARI İNSAN AVINDA

Mahalleleri bombalanmaya başladığında kaçıp işyerinin yeraltındaki deposuna saklanan aile, 1,5 yılı orada geçirmişler. Çocuklar ve kadınların Türkiye’ye geliş yolculuğu başlayana kadar güneş yüzü görmeden o depoda kaldığını anlatan evin diğer oğlu Ahmed, erkeklerin teker teker depodan çıkıp gıda ve ilaç bulmaya çalıştığını anlatıyor. Evlerini bir daha hiç görmeyen ailenin reisi Nedir, hayatta kalan komşular var mıdır düşüncesiyle mahallesine gittiğinde Esed’in askerleri tarafından ensesinden vuruluyor. Kadın ve çocuklar dahil herkesin avlandığını söyleyen Nedir, “Son dönemde İran’dan gelen Alevi gençleri, ellerinde bıçaklarla Sünnileri öldürüyordu. Onlara bunun sevap olduğu anlatılmış. Suriye tarihinde daha önce asla Alevi-Sünni çatışması olmadı, Esed neyin öcünü almayaçalışıyor? ” diyerek sokaklardaki insan avını özetliyor.

“ESMA ESED MASALDAN İBARET”

Evin hanımlarıyla kadın kadına sohbet ederek First Lady’i çekiştiriyoruz; Savaş öncesinde şefkatli anne tablosuyla tanıdığımız Esma Esed bu süreçte kadınlara ve çocuklara el uzatmadı mı? Suriyeli hanımlar Esma Esed’in farklı bir yanını aktarıyor: “Savaştan önce de halkına yardım eden, onların arasında olan bir lider eşi değildi. Yardımsever yanı medyada görülen bir masaldan ibaretti. Humus’lu bir kadındır kendisi ve kocası kentini bombalatırken akrabaları için bile çaba göstermedi.”

ÇOCUK GÖZÜYLE SAVAŞIN DEHŞETİ

Yolu Bursa’ya düşen başka bir aile reisi de Abdurrahman… O ve eşi devlet ihaleleri alan büyük bir ısıtma soğutma sistemleri firmasının mali işler sorumlusu, en azından savaştan önce firma varken o görevde imişler. 5 çocuklarından 4’ü ile Bursa’ya gelmiş aile, büyük kızları Suriye’de eğitimini tamamlayınca onların yanına ulaşacak. Anne- baba geride bıraktıkları kızlarını düşünerek çok fazla konuşamıyor, evin büyük oğlu Muhammed oturdukları mahallenin camisindeki Kuran kursuna giderek öğrendiği Türkçeyle savaşı anlatmaya çalışıyor. Büyük adam  olan küçük Muhammed’in unutamadığı olay ekmek almaya giderken keskin nişancılar tarafından alnından vurulan amcaoğlu… Çatışmaların kanlı yüzüne tanıklık eden çocuk daha sonra yaşına uygun bir refleksle kardeşlerinin yanına gidip onların oyununa katılıyor. Savaşın Muhammed’e öğrettiği en önemli duygu belki de elinde avucunda olanı paylaşmak… Annesinin yaptığı yöresel yemeğin kendilerine vatanlarından kalan tek miras olduğunu bilircesine heyecan ve sevinçle “müceddera”yı anlatıyor… Tabağa kendi eliyle servis hazırlayıp uzatıyor ve zulmün hızla büyüttüğü yüreğindeki çocuk kalbiyle ısrar ediyor; “Lütfen…”
Güncelleme Tarihi: 08 Temmuz 2013, 01:00
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner19