Sosyete akşam sefasında

Sosyete akşam sefasında
Gezi Parkı eylemcilerinin Bursa’daki adresi semt zenginlerinin yoğun katılımıyla Fatih Sultan Mehmet Bulvarı oldu. Akşam  yürüyüşü havasında gerçekleşen eylemler kimi zaman Valilik Binası’na yürüyüşle noktalandı. “Tencere tava” çalma eylemi de yine FSM sakinlerince ilgi gördü. 

M.Çağan AZİZOĞLU

Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine karşı 10 gün boyunca sürdürülen ve bir yeşil tepki gibi başlayan olaylar belki başlangıcı itibarıyla masumane sayılabilirdi. Fakat bu nevi olayları başlangıcı itibariyle değil sonucu itibariyle değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım gibi görünüyor çünkü olayların son kertede gelip dayanacağı sonuç elde kalan hasıla olacaktır. Bu zaviyeden olayların gelişim sürecine ve geldiği aşamaya baktığımızda hakikatte işin “Doğayı sev; yeşili koru”dan daha öteye uzandığı açık bir şekilde görülüyor. Protestoların niteliğine( daha doğrusu niteliksizliğine), Başbakana ve ailesine karşı başlar üstünde yükseltilen ve edep sınırlarını aşan pankartlara, “Tayyip istifa!” çığlıklarına, talan edilen kamu mallarına, yakılan yıkılan sokaklara, yaralanan 516 güvenlik görevlisine, 915 vatandaşa, çeşitli derecelerde hasar alan 280 iş yerine, 103 polis otosuna, 259 özel araca, tahrip edilen belediye otobüslerine… ilh. Evet, tüm bunların yekûnunda ortaya çıkan kaosa bakıldığında, Gezi Parkı eyleminin demokratik bir hak arayıştan öte bir darbe bombasının fitili olduğu ayan beyan görülüyor.

EYLEMİN ADI NE?

Mahud süreçte yaşanan Gezi Parkı gösterilerini, doğru okuyabilmek için en başta eylemin adını doğru koymak gerekir. Şu halde bu gösterilere ne ad verebiliriz? “Toplumsal gösteri” mi, “Halk isyanı” mı, “Halk hareketi” mi, “Devrim hareketi” mi? Bu gösterilere bunlardan hangisi denirse densin, televizyon ekranlarında hangisi üzerinde tartışılırsa tartışılsın bu gösteriler en nihayetinde belirli bir amaç çevresinde oluşmuş “Kitle hareketi”dir. Ve pek tabii olarak da kitlesel hareketlerin karakteristik özelliklerini haizdir. Bu özelliklerin ne olduğunu hususunda Gustave Le Bon’a kısa süreli bir kulak verelim:

“Kitleler neredeyse tamamen şuur altı tarafından idare edilir. Eylemleri akıldan ziyade rastgeleliğin nüfuzu altındadır. Uygulamaları bakamından eylemleri kusursuz olabilir fakat bunları beyin idare etmediğinden birey tahriklerin tesadüflerine göre hareket eder. Bütün dıştan gelen tesirlerin oyuncağı olan kitle, bunların ardı arkası kesilmeyen değişmelerine maruz kalır. Dolayısıyla aldığı etkilerin ve zorlamaların esiridir.” (Kitleler Psikolojisi)

Kitleler/kitlesel hareketler tabiatı gereği dış tesirlere açıktır. Bu sebeple kitleler kolay provoke edilebilirler. Kitlesel hareketlerde kitlenin basıncı altındaki bireylerin şuuru silinir, bireyler aklî ölçüleri yitirirler. Böyle bir insan topluluğu da anlık telkinlere açık hale gelir kuşkusuz. Birilerinin kendilerine saldır demesini beklerler adeta. Sonra saldır derler, vur derler. Onlar da saldırırlar üstelik saldıranlarla saldırılanların aslında aynı kışladan olduklarının bile farkında olmadan. Tek başına kaldığında kimseye sesini dahi yükseltebilecek gücü kendisinde bulamayan bir kişi/genç kitle içerisinde korkusuzca bir otobüsü ateşe verebilir. Dolayısıyla kitle hareketi içindeki şuuru silinmiş birey kendinde büyük bir kudret olduğunu da vehmeder.

Hiçbir otoriteye boyun eğmeyen büyük bir kudret… Ve bu kudret kimisinde küfür olarak kendisini dışa vurur, kimisinde taşla sapanla…v.s.

SİZ NASIL KONTROL EDERDİNİZ?

Devlet hukuk sınırları içerisinde, toparlayıcı bir kavramla söylersek, mülkü korumak ile ödevledir. Devletin bu ödevi kolluk güçlerinin de meşru zeminidir. Peki, devlet patlamaya hazır bomba kıvamındaki kitlesel hareket karşısında nasıl tavır takınmalıdır? Sadece mobeseler kullanılıp sağa sola kitleleri uyarıcı levhalar mı asılmalı! Gezi Parkındaki ağaçlara ve Taksim’in muhtelif yerlerine üzerinde “Lütfen burada eylem yapmayın!”, “Lütfen bu noktada sesinizi yükseltmeyin!”, “Lütfen sağa sola taş ve molotof atmayın!” yazılı levhalar asıldığını düşünün. Devlet kaçınılmaz olarak kolluk kuvvetini meşru sınırlar içerisinde yetkilendirecek ve bunu da kitlesel harekete iştirak etmeyen 100 binlerin sıhhati için yapacak.

HÜKÜMET BUYURGAN PEKİ YA DİĞERLERİ?

Gezi Parkı eylemlerinin bir sebebi olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “özgürlükleri kısıtlayıcı” “buyurgan iktidar” anlayışı gösterildi. Televizyon kanallarında birçok yorumcu da bu hususun altını ısrarla çizdi. Lakin burada bilinçli ve bilinçsizce gözden kaçırılan bir durum var. Eylemlerde meydanı dolduran kalabalıklar da son derece buyurgan, zorlayıcı bir dil kullanmıyorlar mıydı? Hükümetin buyurgan tavrına şu ya da bu şekilde meşru bir zemin bulunabilir. Zira söz konusu hükümet demokratik bir seçim sonucu halkın %50’sinin oyunu alarak iktidar olmuştur. Peki, meydanları dolduran kitle ve o kitle adına konuşan Taksim Dayanışması Platformu..? Gelin söz konusu platformun hükümete dikte ettiği taleplerini ve üslubunu tekrar zikredelim. Sonra düşünmeye devam edelim. Sabırları biraz zorlayarak tüm maddeleri, değerlendirmemiz açısından önemine binaen, olduğu gibi iktibas edeceğiz.

[• Gezi Parkı, Park olarak kalmalıdır. Taksim Gezi Parkına Topçu Kışlası adı altında ya da başka herhangi bir yapılaşma olmayacağını, projenin iptal edildiğine dair resmi bir açıklamanın yapılmasını, Atatürk Kültür Merkezinin yıkılmasına ilişkin girişimlerin durdurulmasını,

• Taksim Gezi Parkı’ndaki yıkıma karşı direnişten başlayarak halkın en temel demokratik hak kullanımını engelleyen, şiddetle bastırma emrini veren, bu emri uygulatan ve uygulayan, binlerce, insanın yaralanmasına, iki yurttaşımızın ölmesine neden olan sorumlular, başta İstanbul, Ankara, Hatay Valileri ve Emniyet Müdürleri olmak üzere tüm sorumluların görevden alınmasını, Gaz bombası ve benzeri materyallerin kullanılmasının yasaklanmasını,

• Ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına alınan yurttaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını, haklarında hiçbir soruşturma açılmayacağına ilişkin açıklama yapılmasını,

• 1 Mayıs alanı olan Taksim ve Kızılay başta olmak üzere Türkiye’deki tüm meydanlarımızda, kamusal alanlarımızda toplantı, gösteri, eylem yasaklarına ve fiili engellemelere son verilmesini; ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını TALEP EDİYORUZ.

Bunun yanı sıra; 27 Mayıs 2013 saat 22.00'dan bu yana ülkemizin meydanlarında, caddelerinde, sokaklarında ve tüm kamusal alanlarında yükselen tepkilerinin içeriğinin, ruhunun, beklentilerinin, taleplerinin yetkililer tarafından fark edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yaşananları “marjinallikle” açıklamaya çalışmak görmezlikten gelmek anlamına gelir. Gezi Parkına müdahale ile simgeleşen iktidar anlayışının yurttaşlarımızda “yaşam tarzına ve inançlarına müdahale ve hor görülme” biçiminde algılandığı ve buna kadını, erkeği, genci, yaşlısı ile büyük bir toplumsal tepki gösterdikleri; “biz varız, buradayız ve taleplerimiz var” biçiminde yanıt verdikleri görülmektedir. Yükselen bu tepkinin içeriğinin; “başta 3. Köprü, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul, AOÇ ve HES'ler olmak üzere ekolojik değerlerimizin talanına ve güncel olarak Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısına ilişkin itirazların, ülkemize ve bölgemize ilişkin savaş siyasetine karşı duruşun ve barış talebinin, alevi yurttaşlarımızın hassasiyetlerinin, kentsel dönüşüm mağdurlarının haklı taleplerinin, kadınların bedenleri üzerinde denetim kuran muhafazakar erkek politikalarına karşı yükselen sesin, üniversite, yargı ve sanatçılar üzerindeki baskılara karşı direncin, başta Türk Hava Yolu işçileri olmak üzere tüm emekçilerin hak gasplarına karşı taleplerinin, tüm cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına karşı mücadelenin, yurttaşların eğitim ve sağlık hakkına ulaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması istemleri” olduğunu iktidar sahiplerine iletmek istiyoruz.]

Bu “talep maddeleri” içerisinde büyük harflerle yazılı olan “TALEP EDİYORUZ” ifadesi yerine “EMREDİYORUZ” ifadesi yazılsa üslupta bir farklılık olur mu? Buradaki tavır başlı başına buyurgan bir tavır değil mi? Peki, devlete buyruklarını sıralayarak adeta “Ben neyi yapmanı istemiyorsam onu yapmayacaksın, ben sana nasıl siyaset belirlediysem ona göre hareket edeceksin.” diyen  “Taksim Dayanışması Platformu”nun meşruiyeti nedir? Kim adına konuşmakta ve hükümetin yetki alanına neye dayanarak müdahale etmektedir? Hangi yetkiyle meşru bir hükümete “ayar çekmekte”, rota belirlemektedir?

KAMU İLGİLENDİREN KARARLARI KİM ALIR?

Hükümetlerin (Bu hükümet hangi parti olursa olsun) Taksime, Gezi Parkı’na müdahale etme hakları vardır. Yasal çerçevede orada istedikleri değişiklikleri (biz bu değişikliklere katılmasak da) yapabilirler. Eğer “halk” bu yapılanlardan mutlu değilse demokrasilerde çözümün adresi bellidir. Bir dahaki seçimde istemediği hükümeti halk sandıktan çıkarmaz olur biter. Demokrasilerde kabaca işleyiş budur. Bu işleyişe, bu işleyiş sonucu hükümetin başı olmuş bir isme (Bu isim kimin ismi olursa olsun) tahammül edemeyenler, demokratik işleyişi içlerine sindiremeyenler ne yapar peki? Bu sorunun cevabını da okuyucuya bırakıyoruz…

ULUSLARARASI    GÜÇLER Mİ VAR?

Platformun, hükümete yapılmasını ve yapılmamasını buyurduğu maddeler incelendiğinde aslında tüm bu maddelerin satır aralarına gizlenmiş başka mesajlar olduğu görülüyor. Ve bu satır aralarına gizlenen mesajlara bakıldığında olayın Taksim için dayanışmanın ötesine taştığı net bir şekilde görülüyor. Zira Taksim için dayanışma içinde olanlar Taksim için konuşurlar ve konuştukları hükümettin Gezi Parkı uygulamasıyla sınırlı kalır. Gelin o mesajlardan sadece ikisine bir göz atalım. “Gezi Parkına müdahale ile simgeleşen iktidar anlayışının yurttaşlarımızda “yaşam tarzına ve inançlarına müdahale ve hor görülme” biçiminde algılandığı…” Bu ifadelerde Gezi Parkı eylemiyle halkını aşağılayıp, hor gören bir hükümet imajı yaratılmaya çalışıldığı açıkça görülmektedir. Sormak gerek bu aşağılanan yurttaşlar kimlerdir? Yaşam tarzlarına müdahale edilenler kimlerdir? Mesela Taksim meydanında boy gösteren, sağdaki soldaki koşuşturmaları cep telefonlarına kayıt eden ve kendilerine “sanatçı” diyenlerin yaşam tarzlarında son 10 yılda ne gibi bir değişiklik olmuştur? Haftada kazandıkları binlerce liralar mı azalmış yahut zor kullanılarak alışkanlıklarından mı vazgeçirilmişleridir? Bu ülkede hâlâ inançları her fırsatta aşağılananlar kimlerdir? Daha düne kadar (Ak Parti iktidarında yani) başında örtüsü var diye mahkeme salonlarına girip avukatlık yapamayacağı söylenenler hangi dinin mensuplarıydı ve onları aşağılayanlar kimlerdi, hangi ideolojiyi savunuyorlardı? Daha, tarihte biraz geriye gitmiyoruz bile…

Diğer mesaj: “Yükselen bu tepkinin içeriğinin; “başta 3. Köprü, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul, AOÇ ve HES'ler olmak üzere ekolojik değerlerimizin talanına…” Platform üyelerinin hedefe koydu üç poje de Türkiye’nin dev projeleri olarak gösteriliyor. Platform üyeleri bu projelerle gerçekten çevre adına mı meşgul olmaktalar? Bu düşündürücü bir soru. Mesela üçüncü hava limanı ile İstanbul’un, dünyanın sayılı havayolu dağıtım merkezlerinden biri haline geleceği söyleniyor. Ayrıca Avrupa’nın özellikle de Almanya’nın bu durumdan rahatsız olduğu vurgulanıyor. 3. Hava limanıyla Almanya’nın devre dışı kalacağı ve THY’nin Alman havayolu şirketi Lufthansa'nın önüne geçeceği belirtiliyor. Şu durumda “Bu eylemlerin ardındaki bir isim de neden Almanya olmasın?” sorusu kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Ruslar ve İngilizler ise bilindiği üzere “Kanal İstanbul” projesine başından beri karşılar. Bazı çevreler projenin, Möntrö Boğazlar Sözleşmesi'ne aykırı olacağını söyleyip duruyor. İşin bir başka ilginç yanı da bu.

HES'ler ise özellikle enerji tekelini elinde bulunduran İngiltere gibi ülkeler açısından önemli bir tehdit unsuru. Söz konusu ülkelerin Türkiye'nin başlattığı bu projeleri çevre örgütleri aracılığıyla sabote etmek için lobi yürüttüğü de biliniyor. Tüm bunlar Gezi Parkı eylemini masum bir yeşil direnişi olma karakterinden uzaklaştırıyor. Dolayısıyla kitlesel telkinlerle değil bireysel bir duruşla vaziyeti tetkik etmekte fayda var.

EYLEMLERİN

ARKA PLANI

Başbakan Tayyip Erdoğan, Gezi Parkı eylemlerinin perde arkasını, Afrika ziyareti dönüşünde ifşa etmiş ve eylemlerin ardında faiz lobisi olduğunu söylemişti:  “Ve şunu da söylüyorum. Bunu tekrar ediyorum. Bu mücadelenin karşısında iyi bilin ki faiz lobisi vardır. Amerikadaki gazetelere ilan verme gayreti içerisine girenler bu lobilerin ta kendileridir.” Aslında bu durum Başbakanın dilinin bu süreçte neden bu kadar sert olduğunu da izah ediyor gibi. Anlaşılan o ki bu sertlik meydanlardaki kitlelere karşı değil o kitlelerin ardındaki lobilere karşı idi. Elbet bu olayların daha birçok tahlile muhtaç yönü var. Fakat inanıyorum ki zaman ilerledikçe gerçekler bütün boyutuyla zuhur edecektir.

 

 

 
Güncelleme Tarihi: 09 Haziran 2013, 23:45
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner19

banner8