Cumhuriyetin başarısı

Türkiye’de resmi bayramların hemen hepsi geçmiş ile bir hesaplaşma zeminidir. Çünkü resmi törenlerde yapılan konuşmalarda genel olarak cumhuriyet öncesi dönem, en kaba ne münasebetsiz kavramlarla aşağılanır. Bu aşağılamalara itiraz etmek ise genellikle padişahlık taraftarlığı olarak kabul edilir ve bir suçlama nedeni sayılır.

Oysa aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen tarafların bir birlerini suçlamadan, kınamadan konuştukları müzakere ettikleri bir imkan ya da zemin henüz teşekkül etmemiştir. Zaten Türk halkının ve Türkiye’nin varlığı yalnızca ve sadece bir kişinin adı ile mümkün görüldüğü içindir ki doğrudan o kişiye yönelen her eleştiri de Türkiye’ye ve Türk halkına karşı yönelmiş sayılarak, duruma göre ya toplumsal bir lince ya da mahkemeler eliyle cezalandırmaya maruz bırakılmaktadır.

Oysa padişah taraftarı olması lazım gelen kuşak, cumhuriyeti ilan eden kuşaktır. Çünkü onlar Osmanlı dönemi okullarında okumuşlar, padişahların fermanları ile makam mansıp ve ün sahibi olmuşlardır. Her seferinde padişaha bağlılıklarını “kulunuzum ey efendimiz” nidaları ile bezeyenler gün gelmiş padişahlığın en acımasız örneklerini de ortaya koymuşlardır.

İşin bir diğer tarafı ise “cumhuriyetin başarılı olduğu” görüşü yaygındır. Bir yönetimin başarısı elbette kendisini ortaya koyduğu hedefler ve benzeri ülkeler ile karşılaştırılması ile anlaşılır. Ortaya konulan hedeflerden önce hatırlamak öğretici olacaktır ki, Türkiye’de cumhuriyetin ilanı asla “Türk halkının karakterine en uygun yönetim” olduğundan değildir. Her ne kadar resmi törenlerde protokol konuşmaları arasında bu nakarat duyulsa da gerçek ile bir münasebeti yoktur. Üstelik ilan edilen hedeflerin de işgalci devletlerin beklentileri ile ne ölçüde uyumlu olduğunun tespit edilmesi son derece önemlidir.

Birinci Dünya Savaşını kaybetmiş olan İttifak Devletlerinin tümünde, Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Macaristan ve Türkiye’de padişahlık/krallık yönetimleri yerine cumhuriyet idareleri kurulmuştur. Bu yönetim değişikliğinin, savaşı kazanmış olan İtilaf Devletlerinin özellikle İngiltere’nin isteği ve dahli olmadan gerçekleşmiş olması mümkün değildir. İttifak Devletlerinde, yönetim değişikliği için İngiltere’nin dahli ülkeden ülkeye farklılık örnekleri gösterse bile en çok Türkiye’de ki değişime müdahil oldukları inkar edilemez. O kadar ki İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Curzon 18 Ocak 1919’da Paris barış Konferansını açış konuşmasında, “Anadolu’da bir Türk devleti kurulacağını, başkentinin de Anadolu’da Ankara ya da Bursa gibi bir şehrin olacağını” açıklamıştı. Şaşırtıcı olmayan bir husus da İngilizlerin İstanbul’u bırakıp gitmelerinden bir hafta sonra 11 Ekim 1923’de Ankara’nın başkent olması kanunlaşmıştı. Türkiye’yi yönetenlerin özgür iradeleriyle Ankara’yı başkent yaptıklarına hala inananlar var ise elbette doğru kadar yanlışa da inanma özgürlüğü kapsamında serbesttir.

Cumhuriyeti ilan eden kadro, her konuda batılı bir toplum vaad etmişti. Bu hedef için gerekli olan yönetimin de cumhuriyet olduğu iddia edilmişti. Ancak nasıl bir cumhuriyet olacaktı? İşin tuhafı Cumhuriyetin başlangıcında inkar edilemez bir İngiliz dahli olduğu halde, yönetim işleri İngiltere’ye hiç benzememişti. İngiltere’de krallık/padişahlık vardı ama bunun yanında çok partili özgür seçimler de vardı. Türkiye’de ise 1913’de Bab-ı Ali baskını ile ara verilen çok partili özgür seçimler Cumhuriyetle birlikte temelli olarak yok sayıldı.  İngiltere’de vatandaşın hükümeti beğenme, yaptıklarını alkışlama gibi fantastik ödevleri yoktu. Buna karşılık Türkiye’de muhalefet “vatan hainliği” sayıldığı gibi özgür basın da “iç düşman” sayılmıştı. Her konuda batılı toplum olmayı vaad edenler, yönetim işleri konusunda katmerli bir istibdat tesis etmişlerdi. Bugün bile tek parti yönetimi hakkındaki eleştirileri yüz yıl sonra bile bazı kesimler, “hainlik ve iç düşman” kavramları ile açıklamaktadırlar. O kesimlerde değişen fazla bir şey yoktur.

İstibdat deyince ders kitaplarının yönlendirmesiyle Abdülhamit’in adı akıllara gelse de onun zamanında siyasi nedenlerle kimse idam edilmemişti. Ancak cumhuriyet ile birlikte Türkiye’de siyasi nedenlerle idam olmaktan kurtulmak, ciddi bir yeteneğe ve şansa kalmıştı. Çünkü istiklal mahkemeleri ile hukuksuz bir şekilde idam edilenlerin sayısını yüz yıl sonra bile kimse bilmiyor. Çünkü keyfi bir idare kurulmuştu. “Evet kanunlar var ama bir de ihtilal hukuku var” denilerek, yazılı olmayan, herhangi bir hukuk geleneğinde de karşılığı olmayan nedenlere bağlı olarak siyasi nedenlerle insanların idam edilmeleri geri kalanların korkutulup sindirilmeleri vakayi adiyeden sayılmıştı.

Ankara ve Lozan gibi doğrudan Türkiye’nin zararına olan anlaşmaları eleştiren bir tek yazı, haber dönemin basınında yer almamıştı. Elbette konu hakkında eleştirel bir kitap yayınlanamamıştı. Buna karşılık “yedi düvelin Türkiye’nin önünde diz çöktüğü” gibi daha çok düşman güldürün akıl dışı söylemler tekrarlanmıştı.

Başta cumhuriyet ve hakimiyeti milliye olmak üzere pek çok gazete hazineden arpasını alarak yayın yapar, “yaşa var ol, benzerin yoktur” gibi ortak başlıklarla çıkardı. Hakikati halde onları tek bir gazete, hükümet gazetesi saymak daha gerçekçi olurdu. Alfabe değişimi ile de zaten kitaplar, yeni kuşaklar için ancak müzelerde seyredilecek bir malzeme durumuna gelmiş, o kitapların benzeri ise bir daha 1950’lere kadar basılamamıştı. Üniversite hocaları 1933’de kovulmuş yerlerine Almanya’da kapı dışarı edilen Yahudi hocalar getirilmişti. O günden beri “Hitlerin kovduğu Yahudi hocalara üniversite kapımızı açtık” diye övünenler, yerli hocaları niçin kapı dışarı ettikleri sorusu ile karşılaşmadılar. Türkiye’nin bilim ve kültür hayatı, görülmemiş bir sansür, alfabe değişimi ve üniversiteden hocaların kovulması ile belki bir yüz yıl geriye gitmiştir.

1929’dan itibaren Giresun-Alucra ve İstanbul gibi yerlerden açlıktan ölenlerin haberleri basında yer almadı ama Kızılay’dan bu işlere müdahale etmesini öngören emirler nedeniyle resmi yazışmalara konu olmuştu. Buna karşılık her şehirde valilerin zorlaması ile on binlerin katılımı ile heykel açma yarışları düzenlenmişti. Yurt dışından astronomik rakamlarla getirilen heykeltıraşlar yurdun dört bir yanını heykellerle süslemeye çalışmıştı. Çünkü yönetim kendisinin sağlamlığını şehirlerde uzanan heykel gölgelerinin uzunluğu ile ölçmeye başlamıştı.

Almanya ile Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşında müttefik ve mağlup olarak çıkmışlardı. 1939’a gelindiğinde Almanya, Dünya çapında bir süper güç olmuşken, Türkiye sefalet ve çaresizlik içinde kıvranmaktaydı. Türkiye’nin tek tesellisi bütün dünyanın kıskandığı söylenen bir kurtarıcıya sahip olmasıydı. Almanya’da görülen sosyal ve ekonomik gelişme, ulaşım alanında baş döndüren ilerleme Türkiye’de yoktu.

O halde cumhuriyetin başarısı nerede aranmalıydı? Ekonoik ve sosyal gelişme alanında siyasi hak ve özgürlükler konusunda bir başarıdan söz etmek mümkün müdür? 1913’de kurulan tek parti idaresi, 1923’den sonra isim değişikliği ile devam etmişti. Büyük yolsuzluklar, yağmaya varan haksız menfaat teminleri ortak taraflarıydı. İTC döneminde ortaya çıkan savaş zenginlerinin yerini CHP döneminde “cumhuriyetin sevimli zenginleri” almıştı.

Ancak teslim etmeli ki İTC, vatandaşın günlük hayatına karışmaz, kısıtlamalar getirmez, batılılara benzeyeceksiniz diye bir zorlama da bulunmazdı. CHP döneminde ise doğrudan vatandaşın günlük hayatı da bir cendere içine sokulmuştu.

Bugünlerde “cumhuriyetin başarısını” anlatmak için sadece onuncu yıl marşı söylenmektedir. On yılda on beş milyon genç yaratmakla övünerek bunu tek parti başkanının bir başarısı olarak takdim ederken, 0 başkanın kendisinin bile çocuğu yoktu. Hayatın doğal akışı içinde gerçekleşen bir nüfus artışı bir yönetimi ibra etmenin arcı olarak kullanılabilir mi?

Dış destekle hazırlanmış bir projenin sonunda egemenlik el değiştirmiştir. Vahdettin’in egemenlik hakkı bitirilmiştir. Vahdettin bütün övgülerin aksine her hangi bir misyonu sürdürecek kuvvete, dirayete de sahip değildi. Kemal Paşa’nın en büyük şanslarından birisi olmalıydı. Çünkü Paşa, Vahdettin’e bağlı olduğuna, onu inandırmıştı. Bu inançla kendisine büyük bir ikbal hazırlamıştı. Ancak bu ikbalini kullanırken de Vahdettin’e karşı asla merhametli davranmamıştı.

Özetle cumhuriyetin hedefi olarak ilan edilen batılı bir toplum batılı bir idare tarzı asla tesis edilmemiştir. Çünkü Batı’da olan, özgür seçimler, özgür basın, bireysel hak ve özgürlükler Türkiye’de yoktur. O dönem bunları istemek bile vatan hainliği sayılmıştır. Cumhuriyetin başarısından söz edenler, muhtemeldir ki hala Kemal Paşa’nın her yerde görünürlüğünü sürdürmesini kast ediyor olmalıdır. Kemal Paşa’nın iktidarı için bunlar bir başarı sayılabilir. Ancak bir yönetim olarak cumhuriyetin ya da Türkiye’nin başarısı sayılamazlar.

Üstelik Türkiye’nin gelişmesine, ilerlemesine, refahına, sosyal ve ekonomik sorunlarını çözmek için yapılmış başarılı bütün atılım dönemleri, CHP’ye rağmen yapılmıştır. O atılımlar ise CHP’nin Kemal Paşa adının ön ayak olduğu darbelerle kesintiye uğramıştır. Kemal Paşa adına yapılan yasal düzenlemeler ve CHP’nin faaliyetleri, Türkiye’de düşünce özgürlüğünün önünde en büyük engel olarak durmaya devam etmektedir. Kamil bir düşünce özgürlüğü için o düzenlemelerin ve CHP engelinin ortadan kaldırılması Türkiye’nin yarınları için hayati derecede önemlidir.

YORUM EKLE

banner19

banner8