Kriz mi fırsat mı?

"KRİZ" sözcüğünün ilk kullanılmaya başladığı sıralarda "karar verme zamanı" anlamına geldiğini bugün pek hatırlayan çıkmaz... Etimolojik olarak, sözcük "ölçüt" terimine -doğru kararı vermek için başvurulan ilkeye-, bugün bizim onu içine yerleştirmeye eğilimli olduğumuz, "felaket" ya da "afet'le ilişkili sözcükler ailesinden çok daha yakındır.

Vücuttaki dört salgının -balgam, kan, safra ve irinin- yükselme dönemi için bir isim arayan Hipokrat, Grekçe Kpıvevn, (karar vermek, belirlemek) fiilini bulmuştu; Hipokrat'a göre bu dönem, hastanın durumunun nasıl bir seyir izleyeceğine karar vermek ve onun iyileşmesine yardım edecek doğru tedaviyi belirlemek için en uygun dönemdi. Karar vermek için en iyi zaman XQİÖİÇ, yani cezir değil med zamanıdır, insan bedeninin nasıl işlediğine ilişkin anlayış Hipokrat'tan beri tanınmayacak ölçüde değişti, "kriz" teriminin olayların seyrine karar verilen an biçimindeki anlamı ise hâlâ yaşıyor - ama çoğunlukla tıbbi bir bağlamda. Genellikle bir metafor işlevi gördüğü başka yerlerde ve özellikle de günlük konuşmalarda, sözcük akla tam tersi durumu getiriyor - bir tehlike, belirsizlik ve kararsızlık durumu, şeylerin ne yöne gittiğini bilmeme ve onları istenilen yöne itememe durumu... İnsanın bugünlerde (bir zamanlar bildiğimiz ama o zamandan beri unuttuğumuz şekliyle) kriz fikrinin kendisinin derin bir kriz içinde olduğunu söyleyesi geliyor. Ama bunu söyleseydik, "kriz" terimini Hipokrat'ın ona vermek istediği anlamda kullanmamış olurduk.

Biraz daha kesin konuşursak, bugün krizi hâlâ iyi ya da kötü yönde tayin edici bir değişikliğin yaşandığı an olarak düşünürüz; ama artık gidişatın iyi yönde olmasını sağlama almak için kendinden emin biçimde makul kararların alındığı dönem olarak görmeyiz. Kriz döneminde şeylerin nereye gittiğini bilmeyiz; kriz durumunda şeyler denetimden çıkar; olayların akışını denetleyenleyiz; ümitsizce içinde bulunduğumuz güç durumdan çıkmaya çabalayabiliriz ama bütün çabalarımız deneme yanılmalarla dolu bir hikâyeden, karanlıkta en sonunda bir şey çıkacağını umarak yaptığımız deneylerden öte bir şey getirmeyecektir. Kriz zamanında hangi dalga yükselirse yükselsin, güven ve özgüven meddinin bir parçası olmayacaktır. Daha büyük olasılıkla, güven en düşük cezir seviyesinde; belirsizlik ve çaresizlik hisleri ve eldeki zihinsel ve/veya maddi araçların yetersiz olduğu sezgisi en yüksek med seviyesinde olacaktır.”

Geçtiğimiz hafta alıntı yaptığım kitaba bu haftada devam ediyorum. Yazarın tespitleri, alıntılarla desteklediği tahlilleri çok basit görünen şeylerin çok girift, çok girift gibi görünen şeylerin çok basit olduğu düşüncesine kaptırıyor beni. İç dünyamızda, gündelik hayatımızda algıların olgulara, olguların algılara dönüşmesi durumu ile sık sık yüzleştiğimiz gibi kavramlarda, sosyal bilimlerde, hayatın ta kendisinde olduğu gibi gördüğümüz şeyin tamamen baktığımız yerden ibaret olduğu hakikatini unutmamıza fırsat vermiyor adeta. Ağırlıklı olarak ekonomi, uluslar arası ilişkiler bağlamında genelde olumsuz şekilde kullandığımız kriz sözcüğü ile alakalı yapılan tanım işte bu açıdan benim ilgimi çekti.Belki ben dahil pek çoğumuza bir klişe gibi gelen kelimelerinde canlı varlıklar olduğu tezini daha önce bu kadar derinlikli ve net izah eden bir metin okumamıştım belki de okumuştum ama bunun kadar parlak bir örnekle izah edilememiş, somutlaştırılamamıştı. Dilin genelde konuşma dili ve yazı dili şeklinde ikiye ayırılarak incelendiğini biliyoruz. Konuşma dili gündelik hayatta kullandığımız, temel iletişim ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek maksadı ile kendiliğinden oluştuğundan bizi amacımıza ulaştırdığı sürece titizlikle incelenmeden, gelişi güzel dikey, yatay kullanıldığı için lehçe ve ağız dediğimiz farklılıkları doğurmuş, dili zenginleştirerek yaygın bir kullanım alanı kazandırmıştır. Yazı dili ise temel iletişim ihtiyaçlarından ziyade okuma, yazma amacına hizmet edecek şekilde standardize edilerek geçmişten geleceğe aktarılmaya devam etmektedir. Dil bilimcileri dillerin tarihini dönemler halinde tarihi olaylar, dönüm noktaları ışığında inceleyerek, etimoloji çalışmaları ile kelimeleri tek tek tahlil ederek bu sahanın her geçen gün farklı teoriler, kuramlar ile karşılıklı etkileşimini tespit etmeye devam etmektedirler. Kendi dilimiz açısından konuyu özelleştirecek olursak bilinen ilk yazılı belge olan Göktürk yazıtları araştırmacılar için bir dönüm noktasıdır. Daha öncesi ile ilgili yazılı kaynaklara henüz ulaşılamamış olsa da bu kitabelerin ortaya çıkabilmesi için bir geçmiş birikiminin olması gerektiği kabul edilmektedir. Türklerin tarihi seyirleri içerisinde yaptıkları göçler, bölge, din değişikliği gibi faktörler kümülatif olarak gelişen, değişen, çevresi ile etkileme, etkilenme bağlamında münasebette bulunan hareketli kültürel bir yapıyı hazırlamıştır. Bizim dilimizde de zaman içerisinde anlam değişikliğine uğrayan kelimelere örnek gösterebileceklerimiz vardır muhakkak. Benim burada dikkat çekmek istediğim husus kriz sözcüğünün dil bilim açısından yaşadığı edebi dönüşümden çok önce dillerimizde sonra zihinlerimizde geçirdiği dönüşüm sonucu isteyerek mi yoksa istemeden mi sahip olduğumuz psikolojik kabullerimizdir. Yeni bir kelimenin ilk defa duyulduktan sonra ne kadar bir zaman içerisinde benimsenerek gündelik hayatta, cümle içerisinde kullanılmaya başlandığı ile ilgili çeşitli görüşler olmakla birlikte bunun için makul zamanın iki yıl olduğu söyleniyor. Kelimenin zaman içerisinde dönüşmesi, anlam değişikliğine uğraması, kullanımının yaygınlaşması, kullanımdan kalkması tarih, sosyoloji, coğrafya, ekonomi, psikoloji gibi sahaların ortak çalışmaları ile izlenip, gözlenebileceğinden bu süreçleri kesin periyotlarla ifade etmek pek mümkün değil gibi görünüyor. Bu uzun girişten sonra benim üzerinde durmak istediğim asıl meseleye geçebilirim artık. Ekonomik manada krizlere bakacak olursak tarihimizdeki ilk büyük krizin sultan üçüncü Murat zamanında(1589) yaşandığı iddia ediliyor. Fatih zamanından itibaren devlet bütçe açıklarını kapatabilmek için ya paradaki kıymetli maden miktarını düşürüyor(tağşiş) ya da padişah değiştiği zaman yenisi adına para basıp eski parayı belli bir miktar değer kaybı ile hazine aracılığı ile geri alıyordu. Savaş gelirlerinin azalması, ticaret yollarının değişmesi gibi nedenler Osmanlı mali sistemini olumsuz etkilemeye başlamış ve bunun sonuçları Osmanlının borçlarını üstlenerek ödediğimiz yakın zamanlara kadar peşimizi bırakmamıştı. Siyasi krizlerin ilki ve en hayati olanı ise bence Ankara savaşının sonrasında yaşadığımız fetret devriydi. Babası Murat hüdavendigar’ın savaş meydanını gezerken öldürülmesi üzerine, çıkması muhtemel iç karışıklığı düşmanı takibe giden kardeşinin dönmesini beklemeden tahta geçip kardeşi Yakub’u döner dönmez öldürmeye karar vermek sureti ile çok başarılı bir şekilde bertaraf eden Yıldırımın oğlu Çelebi Mehmet kardeşlerini ve Anadolu beyliklerini hizaya sokarak Osmanlının ikinci kurucusu ünvanını almıştı. Osmanlıyı bir dünya imparatorluğu haline getiren fatih ise bütün bu kriz dönemlerinden, iç savaş tehlikelerinden edindiği tecrübelerden zaten uygulanmakta olan kardeş katlini yasal bir karara bağlayıp müstakbel iç karışıklıkları başlamadan bitirerek imparatorluğun ömrünü uzattı. Cumhuriyet dönemi için kriz nedir diye sorduğumuzda daha çok ekonomi temelli krizler şeklinde yaşanan tabloları hatırlıyoruz. İlk olarak 1929 krizi ve peşinden gelen ikinci dünya savaşı yılları bir iktidar değişikliği ile sonuçlandı. Demokrat parti iktidarının sonlarına doğru 1957 yılından itibaren baş gösteren kriz ortamında 1958 yılında devalüasyon yapmak zorunda kalındı. Sonrasında yaşanan darbe dönemleri ekonomik krizin yanı sıra ülkemizin çalkantılı siyaset gündeminin de etkisi ile yoğunluğu değişse de krizleri rutin hale getirdi. Turgut Özal ile piyasa ekonomisi için gerekli olan yapısal reformları uygulamaya başlayan Türkiye kendisini dünya ile bütünleştirerek yeni bir yola girmiş oldu. Bu gün çeşitli tartışmalar, kıyaslamalar yapılsa da kriz dediğimizde belli bir yaş gurubunun aklına ilk gelen anayasa ve yazar kasa fırlatılması ile hafızalarımıza kazınan 2001 krizidir. Bu krizin sonucu olarak ortaya çıkan vahim tablonun seçimlere yansıması neticesinde millet iradesi ile istikrarsız koalisyon dönemleri sona ermiş ve nihayet 2018 yılında ülkemiz başkanlık sistemine geçmiştir. Ekonomiden hiç anlamadığım halde kendimce meramımı anlatabilmek için lafı uzatarak ulaşmak istediğim noktayı şu şekilde özetleyebilirim sanıyorum. Hangi alanda olursa olsun kriz dediğimiz hadiseler sonunda muhakkak bir çıkış yolu iyi ya da kötü bulmayı başardığımızı tarihi misaller bize gösteriyor. Kendi kendime ifadelerimizde kriz kelimesinin güncel manasını kullanmışız ama davranışlarımız sürekli ilk kullanım şekline uygun olacak şekilde gerçekleşmiş diyorum. İlk şoku atlattıktan sonra krizin bir karar verme anı olduğu gerçeğini kabul etmiş ve bunu fırsata çevirmeyi başarmışız çünkü.

 
YORUM EKLE

banner19

banner8