MODERN ZAMANLARIN SİMURG'U LÜBNAN (1)

HATİCE ASAROĞLU Yol da sensin yolcu da (*)  

MODERN ZAMANLARIN SİMURG'U LÜBNAN (1)

HATİCE ASAROĞLU


Yol da sensin yolcu da (*)

 



 

Ağır ağır ölür;

Yolculuğa çıkmayanlar

Okumayanlar

Müzik dinlemeyenler

Gönlünde incelik bulundurmayanlar.

Pablo Neruda

Seyahat etmek insanın içine, özüne, kendine yolculuğudur. Tebdil-i mekân, tebdil-i hal demektir bir anlamda. Memleket görmek, insan tanımak sevdası bizde rahle ile rıhleyi birleştirme sevdasıdır. Yeninin, bilinmeyenin keşfidir yolculuklar. Hem iç dünyanızda hem de dış. Dinlemeyi bilirseniz kendi iç sesiniz tüm dünyanın sırrını verecektir size. Gözlerinizi açarsanız ardına kadar, tüm güzellikler serilecektir önünüze. Hep bir sürpriz bekler sizi yolun ucunda. İçinde ne olduğunu bilmediğiniz, açmak için sabırsızlanıp durduğunuz bir hediye paketi gibi durur varış noktası ufukta! Hele hele bilmem kaç fit yükseklerden süzülüp geldiyseniz, emek harcadıysanız, vakit ayırdıysanız, geldiğiniz yerin tozunu toprağını silkeleyip kendinizi tamamen yeni açılımlara, kazanımlara açtıysanız, deneyiminiz de o oranda katmerleşir, güzelleşir.

 

Yaşam kalbini okuyacak

bir şarkıcı bulamazsa,

aklını konuşacak

bir filozof yaratır.(*)

 

İnsanı bulma, hakîkati kuşanma sevdamın, arşınladığım her bir karış dünya toprağıyla arttığını hissediyorum. Dahası her karış toprağın dünya sâkini olma bilincimi artırdığını, kardeşlik duygularımı perçinlediğini, farklılıkları ararken aslında aynılığı öğrettiğini; Arabıyla, Acemiyle, Avrupalısıyla, Afrikalısıyla, Hristiyanıyla, Yahudisiyle, Ateşperestiyle, Ateistiyle, her birimizin birer dünya vatandaşı olduğumuzu hissediyorum. Dünyayı bölüşemeyenleri, kendi gibi olmayanları ötekileştirenleri, hatta düşman belleyenleri anlayamıyorum. Âdem peygambere kadar aynı kökten değil miyiz? Dünya, bir ağacın gölgesinde oturan sonra da kalkıp giden yolcu mesabesinde değil mi?  Değil miyiz aynı yolun yolcusu? Aynı sevdanın tutkunu? Aynı geminin rotası? Aynı şarkının notası?

 

Li Beirut Beyrut…

Kalbimden selamlar sana ey Beyrut…

Buseler denizine ve evlerine…

Eski bir denizci yüzü gibi olan her bir taşına…

İnsanların ruhundan yapılmıştır o…

Şekerdendir…

Bir ekmek ve Yasemenden…

Şimdi tadı ne hale geldi?

Ateş ve duman tadı artık…

Beyrut küllerin şanına sahip şimdi…

Şehrim söndürdü ışıklarını;

Elinin üstünde tuttuğu bir çocuğun kanıyla...

kapattı kapılarını ve gökyüzünde yalnız kaldı…

Geceyle beraber…

Sen benimsin, sen benim…

Ahh sar, sarmala beni…

Benimsin sen…

Bayrağımsın, yarın taş…

Ve bir seyahatin dalgaları…

Halkımın yaraları büyüdü…

Ve anaların gözyaşları…

Sen benimsin, sen benim…

Ahh sar, sarmala beni

Bana kulak ver ki,

sana ses verebileyim.(*)

 

Feyruz’un şarkı sözleriyle efsunladığı Beyrut’u sarıp sarmalama sırası şimdi bizde.

Feyruz dinleye dinleye arşınladığım Lübnan’a dair anlatacaklarıma dış ses olarak Feyruz, iç ses olarak da Halil Cibran dinleyerek kulak verebilirsiniz. Şu durumda bir gezi-anı yazısı formatını zorladığımın, muhatabımı biraz Woolf tarzı bir bilinç akımına maruz bıraktığımın farkındayım.

Çıplak ayaklarını duyumsayınca düğün bayram eder toprak;

Rüzgâr, saçlarınla oynamak için yanıp tutuşur.(*)

 



 

ÇÖLÜ OLMAYAN TEK ARAP ÜLKESİ LÜBNAN


Lübnan kelimesinin kökeni, Aramice, karla kaplı doruklar için kullanılan beyaz anlamına gelen Laban sözcüğüdür.  Asırlar boyu kesilerek seyrelmiş ve günümüzde koruma altına alınan, tarihi geçmişe ışık tutan, tarihin akışını değiştiren sedir ağaçları da Lübnan bayrağının simgesi olmuştur. Kuzey ve doğusunda Suriye, güneyinde ise İsrail ile komşu olan Lübnan tarih boyu baskıdan zulümden kaçanların sığınağı olmuştur. Nüfusun yüzde altmışı Müslüman (Dûrzi, Şii, Sünni), yüzde kırkı Hristiyan’dır (Maruni, Ortodoks, Ermeni). Ülke sathında pek çok kadim uygarlıkların izini sürdüğümüz Lübnan, tarihte en eski Fenike uygarlığına vatan olmuştur. Fenikelilerin ardından Asur, Babil, Pers, Makedon ve Roma uygarlıkları gelip geçmiştir bu topraklardan. Hz. Ömer zamanında Suriye ile birlikte Lübnan’ın da fethi ile Müslüman toprağı olma vasfını haiz bu ülke, Yavuz Sultan Süleyman zamanında Osmanlı sancağı olmuştur. Dört yüz küsur yıl Osmanlı toprağı olan Lübnan I. Dünya Savaşı sonrasında Fransız mandası altına girmiş, mandayı kaldırarak 1943’te bağımsız olmuştur. Cumhuriyetle yönetilen bu ülkenin kuzeyinde Maruni Araplar, güneyinde ise Dürzîler yaşamaktadır.

 

Mesafeler bırakın birlikteliğinizde.(*)

 

‘ŞARK’I REDDEDİŞ, ‘GARB’I KUCAKLAYIŞ




 

On bin küsur metrekarelik yüz ölçümüyle, dört milyonluk nüfusuyla Lübnan Cumhuriyeti, Akdeniz’in kıyısında, Ortadoğu’da bir Arap ülkesidir. Her ne kadar biz Arap ülkesi tabirini kullansak da rehberimiz Maria’dan Lübnanlıların kendilerini Arap ülkesi olarak görmediklerini, bunun yerine Fenikeliyiz dediklerini duymak epey ilginç geldi doğrusu. Aslında telaffuzlarında bile kulakları tırmalayan farklılık arabesk unsurları reddeder cinsten. Bildiğimiz “c” sesinin bile Arapçanın ciminden ziyade Fransızcanın “j”sini çağrıştırması tesadüf olmasa gerek. Belki bir zamanlar bizim de iliklerimize kadar hissettiğimiz gelenek onlara da bulaş(tırıl)mış: şarkı reddediş, garbı kucaklayış.

 

Siz kurallar koymayı çok seversiniz,

Ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz.

Tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan,

Sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.

Ancak siz kumdan kulelerinizi yaratırken,

Okyanus kıyıya kum taşımaya devam eder.(*)

 

ORTADOĞU’NUN MEŞUM KADERİ LÜBNAN’A DA BULAŞTI(RILDI)


Ortadoğu’nun şımarık çocuğu İsrail’in gasp ettiği topraklarda şiddet kusmasına, zulmetmesine göz yuman küresel güçlerin, ateş yumağına dönen Ortadoğu’nun alazlarının çevresini de sarmasını istemeleri gayet tabii bir şeydir. Bunu biz dışardakilerin, dışarıdan bakanların anlaması kolay da içten birinin bunu seslendirişi oldukça manidar. Bu konuya ilişkin Maria’nın anlattıkları Lübnan’da yaşadıkları bu iç savaşın bir dış güç provokasyonu olduğunu ispatlar nitelikteydi. İsrail’in yaktığı ateşten kaçan Filistinliler Lübnan topraklarında yaşamaya başlamışlar. 1970’lerden sonra demografik yapı Müslümanlardan yana ağırlık kazanmaya başlamış. Maria birilerinin bu toprakları da ateşe, kaosa sürüklemek için Filistinlileri kullanarak bir tuzak kurduğunu, önce Müslüman-Hıristiyan ötekileştirmesinin; ardından Filistinlilerle dolu bir otobüsün kundaklanmasıyla fitili tutuşturulan iç savaşın, dış güçlerin provokasyonu olduğuna inandığını söyledi. Maria, iç savaş başlamadan az önce her nasıl olduysa Lübnan parlamentosundan mültecilerin kamp dışında silah taşımalarına izin veren kanun çıkarıldığını ve bunun da pek hayra alamet bir şey olmadığını savaş görmüş gözlerinin nemlenen buğulu bakışlarıyla acıklı bir şekilde anlattı. Amerikan Üniversitesi’nde örgütlenen gençleri, yakılan otobüsle Hıristiyanların Müslümanları öldürmeye çalıştıklarına dair oluşturulan kanaati, sakin huzurlu bu topraklarda durgun suların nasıl bulandırıldığını, Müslüman-Hıristiyan çatışmasının tohumlarının nasıl ekildiğini hepsini bir bir anlattı. Toplumdaki ayrışma öyle büyük bir vahşete dönüşmüş ki sokakta tanımadığı birine, “ötekine” rastladığında insanların ilk sorduğu soru hangi dine mensup olduğuymuş. Eğer kendi dininden değilse bu öldürme sebebiymiş. Geçmişin acılarını anlatan sözcükler birer hançer gibi yüreklerimizi dağladı, savaşın o soğuk yüzünü iliklerimize kadar hissettirdi. Benzer bir hadiseyi yaşayan biz de 15 Temmuz’da verdiğimiz mücadele ile ne büyük bir kaostan, savaşın kıyısından döndüğümüzü bir kez daha hatırladık. Şükür ki şer güçler bizi bize düşürmeyi başaramadılar.

 

Ne zamana kadar, ey insan,

Ey varlık, ne zamana kadar

Onur evleri kuracaksın onlara

Kanla yoğrulmuş topraktan

Ve sana barış ve rahatlık sunanlardan kaçınacaksın?

Ne zamana kadar öldürmeyi öveceksin

Ve baskı boyunduruğu altında boyun eğenleri?

Ve unutacak mısın,

Günlerin görkemini görmen için

Karanlığa ışık saçanları?(*)

 

DİP NOT: (*) Halil Cibran dizeleri

YARIN: Savaş Hem Öldürür Hem de Öğretir
Güncelleme Tarihi: 03 Şubat 2019, 18:12
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner19

banner8