Laikliğin hayrı olur mu?

Eski Yunan dilinde “ruhban sınıfına” ait olmayan, halktan olan kimselere, laikos denirdi. Kelime Batı dillerinde Laque biçimiyle geçmiş ve laiklik olarak ilk defa XVI: yüz yılda İngiltere’de papaz olmayanlarında kiliseyi yönetmesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. 1870’de Fransa’da, İngiltere’den farklı olarak doğrudan siyasi içerikle kullanılmış ve 1873’de ilk defa Larousse Ansiklopedisi’nde yer almış böylece literatüre geçmiştir. Türkçeye de Batı dillerinde kullanılan biçimiyle geçmiştir.

Laiklik taraftarları genellikle, “devletin dinler ve mezhepler karşısında tarafsız olması, devlet üzerinde dini bir vesayetin, velayetin söz konusu olmaması, din ve vicdan özgürlüğü, bir eğitim ilkesi, din ve devlet işlerinin kesin olarak ayrılması, bireyin kutsal sayılan devletin baskısından kurtarılarak özgürleştirilmesi, milli hakimiyet düşüncesiyle ayrılmazlığı, cumhuriyet devleti milli hakimiyet ruhunu tam olarak ortaya çıkarabilmek için bazı zorlayıcı tedbirlere baş vurulması gerekli olmuştur” diye açıklanmaktadır. (Kenan Gürsoy, Laiklik, DİA,C.27, Ankara 2003, s.60-62)

Yine Avrupa’da Machiavel ve Montesquieu gibi filozoflar, dinin, siyasetin emrinde olması, devlete faydalılığından yararlanılması fikrini savunmuşlardır. Sosyal hayata müdahil olmasını istemedikleri dinden devletin faydalanmasını ileri sürmüşlerdir. Bunun en hafif deyimle bir din istismarı olduğu açıktır. İki yüzlülük örneğidir.

Hatırlanmalıdır ki Avrupa’da yönetimin bütünüyle kilisenin elinde, vesayetinde olduğu idare teokrasi diye adlandırılmıştır. Orta Çağ karanlığı diye adlandırılan zaman, Orta ve Batı Avrupa’da Katolik Kilisesine bağlı olarak işleyen bir teokrasi idaresi adeta toplumların nefesini kesmiştir. Büyük zulümlere, katliamlara, suistimallere neden olmuştur. Kilisenin otoritesine karşı olarak Avrupa’da başlayan Rönesans ve Reform hareketleri, Katolik Kilisesinin otoritesini sarsmış, kilisenin yetkilerini, imkanlarını sınırlandırmıştır.

Avrupa’da doğrudan dini ve siyasi hareketlerinde temelinde de sınıflı toplum yapısı etkili olmuştur. Avrupa’da bir sınıfın diğer bir sınıfa karşı yürüttüğü sınıf mücadelesi, Kilisenin otoritesinin sarsılmasında da tayin edici olmuştur. Avrupa’da laikliğin ortaya çıkması, teokrasinin etkisizleştirilmesi Avrupa’nın sınıflı toplum yapısının ve Orta Çağ boyunca acımasız teokrasinin bir sonucudur. Avrupa’nın sınıf yapısına ve teokrasisine sahip olmayan toplumların Avrupa’nın tarihi tecrübesi demek olan laikliği sahiplenmesi ciddiyetten hayli uzaktır.

Çünkü Avrupa’da mezhep savaşları ortaya çıktığında devletin savaşan mezheplerden birinin tarafında olması diğer taraf için ilave büyük can kayıplarına neden olduğu gibi, mezhep savaşında galip gelen bir mezhebin diğer mezhebin temel haklarını yok sayması sonucuna yol açmıştır. Dolayısı ile böyle bir ortamda, toplumda devletin mezhepler ya da dinler arasında tarafsız alması temel haklar içinde bir çeşit güvence sayılabilir.

İslam Dünyasında ve Türkiye’de hiçbir zaman Kilise otoritesi veya onun benzeri bir teokratik yapı görülmediği gibi sınıflı bir toplum yapısı örneği de yoktur. Türkiye’de ve genel olarak İslam Dünyasında laiklik taraftarları batı hayranlarıdır. Hayranlıkları ise hayal alemiyle ilgilidir ve toplumsal yapı ile tarih ile bir bağlantısı yoktur.

Eğer İran örneği dışta tutulacak olursa İslam Dünyasında hiçbir ülkede ruhban sınıfı egemenliği yoktur. O halde olmayan ruhban sınıfının egemenliğinin alınıp halka verilmesi iddiası akıl dışı bir fantezidir. Tarihte de (Safavi örneği dışında) devletlerin bir mezhebe ya da dine karşı savaştığı, haklarını yok saydığı bir örnek yoktur. Din ve vicdan özgürlüğünün ancak laiklikle mümkün olabileceği iddiası tarihle toplumla akılla izah edilebilir bir görüş değildir. Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde laiklik olmadığı halde Sünni mezhebinden ya da İslam dininden olmayanların din ve vicdan özgürlüğüne sahip olmadıkları iddiası sadece bir cehalet örneğidir.

Laiklik, Türkiye’ye halk istediği için toplumsal bir talebi karşıladığı için ithal edilmiştir. Sadece bir kişi istediği için getirilmiştir. Bir kişinin isteğinin “milli hakimiyet” diye adlandırılması Türkiye’de görülen bir fantezidir. 1923’ten itibaren Türkiye’de artık başka dinlerden olanlar istisna düzeyinde ve önemli bir yüzdeye de tekabül etmezlerdi. Buna rağmen azınlık diye bilinen bu toplulukların her türlü din ve mezhep özgürlüğü de zaten Lozan Anlaşması ile garanti altına alınmıştır. Dolayısı ile farklı din ve mezheplere din ve vicdan özgürlüğünün laiklik ile Türkiye’ye geldiği iddiası tümüyle hayaldir.

Aksine 1923’ten başlayarak Türkiye’de halka yönelen her türlü devlet baskısının temelinde laiklik vardır. Laiklik Türkiye’de bireye özgürlük getirmemiş aksine onu yeni bir cendereye almıştır. Laiklik temelde din ve devlet işlerinin ayrılması diye açıklanır iken 1923’ten başlayarak devlet, dini tanımlamaktadır, müdahale etmektedir, sınırlandırmaktadır. Bunun bir sonucu olarak din eğitimi yasaklanmıştır. Hacca gidiş yasaklanmıştır. Kur’an okunması, öğretilmesi uzun bir dönem suç sayılmıştır. Laiklik, Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü önünde bir engeldir. Tekke ve Zaviyeler kapatılmış, ezan devlet zoruyla Türkçeleştirilmiştir.

Türkiye’de laiklik uygulaması med cezirlidir. İslam’a düşmanlık ederken SSCB laikliğini tercih ederken, din istismarı ve onu devletin faydasına kullanma çabası ile de Machiavel ve Montesquieu’nün savundukları Fransız tipi laikliğini tercih etmiştir. Üstelik Fransa’da her zaman (bu gün bile kiliseye bağlı okullar var ve kilise özerk iken) Türkiye’de bir camiye ya da Diyanete bağlı bir okul söz konusu değildir. Aksine din eğitimi üzerinde devlet tekeli vardır. Özel sektör eliyle her türlü okul, üniversite açılabilirken sadece İHL ve İlahiyat Fakültesi açılamaz. Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı bile, çokça tekrarlanan laiklik tanımı ile bağdaştırılamaz. Bu durumda Türkiye’de laiklik nedeniyle devlet ve din ayrılmamış aksine din, devletleştirilmiştir.

Hal böyle iken Avrupa ülkelerinde bile (Fransa, İrlanda ve Türkiye dışında) açıkça devletin laik bir devlet olduğu anayasalarında yazılı değildir. Türkiye’de laiklik uygulamaları da 1937’de Anayasa’ya yazılması da milli hakimiyetin sonucu ya da toplumsal bir ihtiyacın sonucu olarak değil ancak dış nedenlerle açıklanabilir. Toplum üzerindeki bütün baskılar laiklik nedenine bağlandığı gibi ilginçtir ki bütün darbeler de laiklik gerekçesine dayandırılmıştır.

Almanya, Fransa, İsviçre ve ispanya gibi mezhep savaşlarının yaşandığı, teokrasi baskısı altında halkın Orta Çağ boyunca büyük baskılar yaşadığı ülkelerde, Kilise egemenliğinin sarsılması, sınırlandırılması, farklı mezheplerden olanların hak ve özgürlüklerinin garantiye alınması için laiklik gerekli olmuş olabilir. Ancak oralarda laikliği gerekli eden nedenler Türkiye’de yoktur.

Türkiye’de barış ve istikrarın olmasını laiklik ile açıklamak gerçekçi değildir. Unutulmasın ki Irak ve Suriye’yi idare eden Baas partileri laiktir ve sosyalisttir. O ülkelerde toplumsal barış ve istikrarı temin edemeyen laikliğin Türkiye’de temin ettiğini iddia etmek mümkün değildir. Eskiden beri laiklik propagandası yapanlar hep Türkiye’nin komşularını örnek vererek, laikliği sevimli göstermeye, yüz yıldan beri laiklik adıyla bu halkın gördüğü zulümleri yok saymaya çalışmaktadırlar.

İslam ülkelerinin bir çoğu batının ajnları tarafından yönetilmektedir. Batı ajanların idare ettiği ülkeleri örnek göstermek Türkiye’deki laiklik uygulamalarını ibra etmez. Yine IŞİD, Elkaide gibi ajan yapıların işlediği vahşetler de aynı çerçevede ele alınmalı değil midir? Bu örgütlerin yaptığı vahşetler laikliği sevimli hale getiriyor da Fransa’nın sömürgelerinde işlediği vahşetler niçin laikliğin sanal sevimliliğini ortadan kaldırmasın?

Türkiye’de geçerli olan Anayasa’ya göre laiklik değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Buna rağmen laikliği milli hakimiyet ile bağdaştırmak milli hakimiyeti doğrudan yok saymak sadece bir kişinin isteğini milli hakimiyet saymakla eş anlamlıdır.

Türkiye’de laiklik uygulaması dar ağaçları ile nice zulümler ile başlamış askeri darbelerle günümüze kadar gelmiştir. Böyle bir geçmişi olan bir laiklikte hayır görmek, hayat görmek bir akıl tutulmasıdır. Bir özentidir. Sömürge ideolojisini içselleştirmenin belirtisidir. Yazık ki Müslüman mahallesinde de böyle sesler duyulmaktadır. Laikliğin bir hayrını yüz yıldan beri Türk halkı göremedi. Varsa bir hayrı görsün Fransızlar ve Yunanlılar. (Bu konuda dikkat alınacak iki önemli kitap: Çetin Özek; Din ve Devlet, Ada Yayınları, İstanbul Tarihsiz; Ali Fuat Başgil; Din ve Laiklik, İstanbul 2018).

YORUM EKLE
YORUMLAR
Necdet Çelikdönmez
Necdet Çelikdönmez - 6 ay Önce

Yazarımız bu konuyu enine boyuna tartışmış olup iyi bir analiz yapıp sonuca varmıştır.Selami beyin kalemine kuvvet Yüreğine Sağlık esenlikler dileriz.Edebiyat Kültür Sanat Arkadaş Grubu Yöneticisi

Ali Bülent Dilek
Ali Bülent Dilek - 6 ay Önce

Sizin laiklik tanımınız alsaydık yazınız ona göre değerlendirdik

banner19