Metro ve otobüsler tepinme alanları değildir!

İstanbul Metrosu’nda bir avuç itin sırf kıyafeti yüzünden taciz ettikleri genç adamın görüntülerini çekerek sosyal medyada paylaşmasıyla başlayan tartışmalar devam ediyor.

Metro ve otobüsler kimsenin tepinme alanları değildir. Siyasi görüş, ideoloji, ticaret he neyse gidip olması gereken yerde yapmalı insanlar.

Metro ve otobüste marş söyleyene de ilahi söyleyene de aynı sözlerimiz geçerli.

İpini koparanın metroda, otobüste ve benzer alanlarda insanları taciz etmesi doğru değil. Buna asla müsaade edilmemeli. Buralar insanların kendini ispat etme yerleri de değil.

İnsanların ulaşım için kullandığı bu alanları kimse propaganda ve ticaret alanına çevirip, seyahat edenleri rahatsız etmemeli.

Metro ve otobüste dilenmek neyle bu yapılanlar da aynı. İnsanları rahatsız etmek ve taciz etmektir.



Kimsen senin marşını falan ilahini metroda dinlemek zorunda değil arkadaş.

Kimse senin sanat şaheseri muhteşem sesini dinlemek zorunda da değil. Kimse yapılan ajitasyon ve duygu sömürülerini de dinlemek zorunda değil.

Dilencisi, şarkıcısı, yardım toplayanı, marş söyleyeni bilmem ne yapanı soluğu metro ve otobüslerde alıyor.

Bunların hepsine bir çözüm bulunmalı. Bunu yapanlara gerçek anlamda ciddi para cezaları uygulanmalı.

Bugün bu toplu ulaşım araçlarının tamamı kameralarla izleniyor. Kontrollü alanlarda bu sömürücü, rahatsız edici davranışları sergileyenlerin hepsine yapıştırmak lazım cezası.

Bir kere o cezayı yedi mi bir daha yapmayacak.

Maalesef uyarmak yetmiyor, insanların rahatsız olup homurdan8ması yetmiyor…

Üstelik son günlerde genç arkadaşımızı taciz eden görüntülerin ardından bir önemli sıkıntı daha öne çıkıyor.

Güvenlik nasıl sağlanacak?

Kalabalık grupların bu taciz eden tahrik eden yaklaşımlarına cevap olarak başka gruplar önlerine çıkarsa…

Burada yaşanacakları kim önleyecek?

Bunlara gerek kalmadan önlem alınmalı. Bu mevzu daha da yaygınlaşıp dallanıp budaklanmadan kontrol altına alınmalı.

Kimse metro ve otobüslerde seyahat eden insanların üzerinde tepinmemeli, tepinememeli…

Hiçbir vatandaş bu küstahça, rezilce ve edepsizce tacizlerle karşı karşıya gelmek zorunda değil. Birkaç itin cezası verildiğinde bu işler düzelecektir…

Tacettin Mahallesi’ndeki ev…

İnsanları sırf kıyafetleri ile sıfatlandıran ve ayrıştıran bağnaz yobaz bir kitle var bu ülkede ve bunlar kendilerini Atatürkçü, Cumhuriyetçi olarak nitelendiriyor.

Çağdaşlığı kıyafette arayan, az kumaşın az çaputun daha modern bir şey olduğunu zanneden ve tüm medeniyeti buna yükleyen gerizekalı bir azınlık. Atatürk ve cumhuriyetin yanından geçemeyecek ahmak sürüsü.

Bu ülkenin değerlerine ne kadar söverse, dine dindara ve İslam’a ne kadar ateş ederse o kadar medeni olduğunu zanneden dangalak tayfası. Bilgisiz cahil ve sloganla çağdaş olduğunu sanan zavallılar sürüsü.



Atatürk ve cumhuriyete inanan bu ülkenin değerlerini özümseyen kimseye sözümüz yok tabi ki. Bahsettiğimiz Atatürk ve cumhuriyeti kendisine bayrak yaparak bu ülke insanına ve değerlerine saldıran bir avuç azgına.

En son metro hadisesinde olduğu gibi…

Bunların hepsi İslam ve Müslümanlığı bayrak yaparak türlü rezilliği yapan alçaklar için de geçerli. Samimi Müslümanları, Allah’ın dinini kendi çıkarları için kullanmaya kalkan ahmaklar içinde sözlerimiz.

Dönelim tekrar konumuza…

Sırf cübbe ve sarık giydiği için bir insanı metroda taciz eden alçaklar, ömürleri boyunca bir İslamcı’nın ve dibine kadar şeriatçının yazdığı İstiklal marşını okudular, okuyacaklar. İslamcı şeriatçı olan Mehmet Akif’in o dizelerini ömrü billah tekrar edecekler:  “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”

Gelelim çemkirdikleri şeriatçı diye hakaret ettikleri ve gerçek bir İslamcı ve dibine kadar şeriatçı olan Mehmet Akif’e ve sloganla değil imanla yürekle vatansever nasıl olunur, ülkesine milletine ve devletine nasıl sahip çıkılır…

Ankara’da Tacettin Mahallesi’ndeki bir ev, 30 Ekim 1949’da müzeye çevrildi.

Peki, bu evi değerli kılan neydi?

Bu kiralık evde Eşref, Mehmet ve Hasan adında üç kişi yaşıyordu.

Üçünün ortak noktası milletvekili oluşlarıydı. 1921 senesinin Mayıs ayında bu eve bir mektup ulaştı. Mustafa adında bir zata geliyordu. Mustafa kim miydi?

Mustafa, bu evde yaşayan o üç milletvekiliyle yakınlık kurmuş bir Hintliydi. Mustafa’nın kesin bir adresi olmadığı için bu adresi

“mektuplaşmak için” kullanıyordu. Kendisine gönderilen mektuplar bu eve ulaşıyor, Mustafa da mektuplarını buradan alıyordu. Ve yine bir gün bir mektup ulaştı.

Evdeki mebuslardan adı Mehmet olan, yarı açık vaziyetteki mektubu alıp içine baktı. Zarfın içinde boş sayfalar vardı. “İnsan neden birine boş sayfalar gönderir ki!” diye düşündü. Şüphelendi. Mektup özel bir yöntemle yazılmış, gizli bilgiler içeriyordu. Hemen bir kimyager bulundu. Avni Refik (Bekman) özel bir solüsyonla ile mektupta yazılanları gün ışığına çıkardı! Mustafa gözaltına alındı.

Ve her şeyi itiraf etti. Bu Hintli Mustafa bir İngiliz ajanıydı.

Şubat 1919’da Afgan Emiri Habibullah’ı öldürmüş, ardından Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenlemek için Ankara’ya gitmişti. Ankara’da herkesle dost gibi görünüyor, casus olarak bilgi topluyor, Atatürk’ü öldürmek için fırsat kolluyor ve… Mektuplarıyla İngilizlere gelişmeleri bildiriyordu. Evet, amacı İngilizlerin isteğiyle Atatürk’ü ortadan kaldırmaktı. İşte o görünmez mürekkeple yazılan mektupta da Atatürk’ü öldürmesi için başarılar dileniyordu.

Neticede suçunu itiraf etti ve 24 Mayıs 1921’de idam edildi. Evin duvarları birçok hadiseye tanıklık etmiştir. Atatürk’e suikastı bu evde yaşayan Mehmet adındaki kişi ortaya çıkarmıştı.

O mektuptan şüphelenmese belki Mustafa Kemal Paşa, Hintli Mustafa haini tarafından öldürülecekti. Bu evi değerli kılan başka bir özellik daha vardı, ne mi? İstiklal Marşı işte bu gecekondu evde yazılmıştı.

Mustafa Sagir’in yakalanmasını sağlayarak Atatürk’e suikastı önleyen kişi bu evde yaşamış olan Burdur Mebusu Mehmet yani Mehmet Akif Ersoy’dan başkası değildi.

Yani Mustafa Kemal Atatürk’ün öldürülmesini engelleyen İslamcı ve dibine kadar şeriatçı olan Mehmet Akif Ersoy…

Bilgisizlik ve cehalet karanlığının hüküm sürerek, her gün daha da arttığı günümüzde, aydınlık yarınlar için bu bilgileri Türk gençlerimizden lütfen esirgemeyin…

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak!

Milletin yüreğini kanatma pahasına…

Son günlerin güncel konularından biri de hiç şüphesiz Bülent Arınç’ın milletin yüreğini kanatan açıklamaları.

Ülkemizi işgal edip, devletimizi yıkmak, topraklarımızı işgal edip gavurun postalına çiğnetmek isteyen FETÖ’nün alçak girişimde canını ortaya koyarak devletini, yurdunu vermeyen milletin yüreğin kanıyor, öfkesi kabarıyor, için yanıyor…

Bülent Arınç,  damadının mahkemede beraat etse de milletin vicdanında beraat etmediğini gayet iyi biliyor...

Damadını temize çıkarmak için bu ülkeye bu millete kast edenlerin, bu ülkenin çocuklarının geleceğini çalanların değirmenine su taşıyarak sözüm ona damadını koruyor korumaya çalışıyor.



Şu an yaptığı tek şey hayali örneklerden yola çıkarak masum(?) ya da beraat etmiş KHK mağdurları örneklemeleri ile damadı üzerindeki tartışmayı unutturmak.

Toplumun tüm kesimlerini öfkelendiren, tepkisi çeken bu açıklamalarla sinir uçlarıyla oynamaya devam ediyor.

Bülent Arınç KHK'lılar ile ilgili, "KHK bir faciadır. "Evime temizlik yapmaya gelen bir daire başkanı kadını gördükçe, eşi polislikten ihraç edilen bir kadını gördükçe ben yerin dibine geçiyorum" ifadelerini kullanmıştı.

Soruları çalan, her türlü hırsızlık ve adaletsizliği yapan, bu ülkenin evlatlarının hakkını yiyerek hakim, polis, asker, öğretmen vs olan kişilerin pazarda limon satmasına, temizlik yapmaya gidenlere üzülecek değiliz.

Üzülenin de insanlığından şüphe ederiz. 250 insanımız şehit oldu, binlercesi yaralandı.

Başkentimiz bombalandı, bir millet vatanını kurtarmak için canını hiçe sayarak sokaklara döküldü. Onların hakkı var.

O hakkı geçip millete, devlete vatana kast edenlere üzülmek ya da onlar için mücadele etmek bu dünyada belki nufüzu ile bir şekilde insanı kurtarabilir ama bunun ilahi adaletin gerçekleşeceği mahkeme-i Kübra’sı da var.

Kulu affetse Allah affetmez…
YORUM EKLE

banner19

banner8