MÜHENDİSİN DE HAYIRLISI

“Bendler suyu endişe edilecek bir halde değilse de, Belgrad köyünün vermekte olduğu zararlar, Allah korusun, bu köyde kolera salgını halinde vahamet kazanacağından, bu konuda acil tedbir olmak üzere, adı geçen köy ahalisi ile yine orada bulunup aynı şekilde zararlar vermekte olduğu iddia edilen Bahçecik köyü ahalisinin ayrı ayrı Büyük ve Küçük Çekmeceler dâhilindeki köylere nakil ve dağıtımıyla; düşünülebilen mahzurların doğmasına meydan vermemek üzere, Bâb-ı Âlî’ce zaman kaybedilmeyerek ve kış mevsimine bırakılmayarak gerekenin yapılması Şehremaneti’nden bildirilmiş olup, meydana gelen zararların kaldırılmasıyla her türlü bozukluk ve bulaşmadan kurtarılması lüzumu tekrara muhtaç ve izah olunmasından ötürü, belirtilen köyler ahalisinin orada tasarruf ettikleri emlak ve arazileri istimlâk kanunu hükümleri uyarınca devletçe satın alınarak ve bedelleri ellerine verilerek, ahaliden arzu edenler istedikleri mahalde mesken sağlamak ve talip olanlarına uygun yörelerde boş araziden yerler göstermek ve tahsis edilmek suretiyle köylerin bir an önce oradan kaldırılması şart olduğundan ve fakat ahalinin kalplerinin kırılmaması ve beddua etmemeleri için, ahalinin memnunluk ve hoşnutluğu göz önünde ve özende tutulmak üzere yarınki Vükela Meclisi’nde etraflıca müzakere edilerek, kararı içeren tutanağın akşamdan önce saraya arz kılınması padişahın yüce fermanları icabı olmakla, bu konuda emir ve ferman emir sahibinindir.” ( Meclis-i vükela tarafından 1891 yılında alınan bu kararın sadeleştirilmiş hali zafer dergisinin Temmuz 2019 sayısında İsmail çolak tarafından yazılan Osmanlı su medeniyeti makalesinden alınmıştır.)

Mühendis kelimesi Türk Dil Kurumu sözlüğünde, insanların her türlü ihtiyacını karşılamaya dayalı yol, köprü, bina gibi bayındırlık; tarım, beslenme gibi gıda; fizik, kimya, biyoloji, elektrik, elektronik gibi fen; uçak, otomobil, motor, iş makineleri gibi teknik ve sosyal alanlarda uzmanlaşmış, belli bir eğitim görmüş kimse olarak tarif ediliyor. İlk insan olarak kabul ettiğimiz hazreti Âdem’den itibaren başlayacak olursak doğduğumuz andan öz bakım ihtiyaçlarımızı karşılamaya başladığımız döneme kadar geçen süreden sonra kendi küçük muhitleri içinde ihtiyaç olarak düşünebileceğimiz her şeyleri karşılayabilmek için günümüz şartları ile mukayese kabul etmez bir şekilde enerji harcamak zorundaydı insanlar. Barınma, ısınma, güvenlik, beslenme gibi hemen tüm olmaz ise olmazların hepsini elde edebilmek için ya mevcut olanı kullanabilmek yâda mevcut olmayan yeni bir şey bularak ondan istifade etmek bir tercih değil mecburiyetti. Bu bağlamda en ilkel biçimde ağaçtan, taştan kısacası o an ne varsa ondan üretilen en basit araç, gereç bir mühendislik ürünü, onu üreten ise mühendisin ta kendisiydi diyebiliriz. Günümüzdeki estetik kaygıların aksine o zamanlardaki mühendislik faaliyetlerinin tek gayesi hayatta kalabilme gayretinden, saldırı, savunma gibi ihtiyaçlara cevap verebilme talebini karşılamaya çalışmaktan ibaretti. Hayatta kalabilmenin, yerleşik bir hayata geçip onu sürdürebilmenin, bir şehir medeniyeti meydana getirebilmeninen önemli unsurunun su kaynaklarına erişim imkânları ile doğrudan alakalı olduğunu kabul etmeyenimiz yoktur diye düşünüyorum? Hastalıklardan korunmak, temizlik ihtiyacı gibi dini inançlarımızın temel esasları temiz su sağlanması ve nakil edilmesi mecburiyetini getirdiğinden yerleşim planlarının mikro ölçekli hesaplamaları da yukarıdaki karardan okunabildiği gibi şehrin, medeniyetin, hayatın doğuşunun ve sürdürülebilmesinin temel belirleyici faktörü olmuştur. Su kaynaklarına yakın bir muhite yerleştikten sonra suyu bulunduğu yerden iç kesimlere taşıyabilmek için yapılan suyolu, su kemeri, bent, havuz, maksem, çeşme, su terazisi, sarnıç, sebil mühendisliğin bir incelik ve hesapla birleştirilerek şehirli bir estetik kazanmasının en önemli sembollerinden birisi, bireysel faydadan toplumsal faydaya geçişin ise en önemli basamağıdır bence. Anadolu’daki şehirleşmeyi Roma, Bizans, Osmanlı dönemleri şeklinde inceleyecek olursak öncelikle suyun taşınarak belli bölgelerde toplanması bu sağlandıktan sonrada dağıtılması anlayışının geliştirildiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda düşündüğümüzde mühendislik faaliyetlerinin kapsamının her geçen gün üzerine yeni, farklı bir şeyler koyarak dünya durdukça devam edeceğini söylersek abartmış olmayız. Yakın zamanlara kadar medeniyetimizin maddi sahalarında, görünen kısımlarında yeniliklerin, gelişmelerin, konforun bize ulaşmasının aracı olan mühendisliğin çalışma sahasının içerisine 19.yüzyıldan itibaren yaşanan kitleselleşme ile eş zamanlı olarak yeni bir mühendislik dalı dâhil oldu. Ziraat, inşaat, endüstri, kimya, makina, bilgisayar, petrol, genetik gibi bilinen, güncel branşlar kadar kartvizitlerde yer almasa da bir cemiyete dâhil olan hepimizin doğrudan yâda dolaylı şekilde malzemesi olduğumuz bu branşın adı toplum mühendisliğidir. Bir kişi, kurum, topluluk, şirket ya da her hangi bir organizasyon tarafından diğer bir kişi, topluluk, kurum, şirket yada her hangi bir organizasyonun davranış, tutum, hareketlerini yönlendirme gayreti ile yapılan faaliyetlerin bütünü diye kısaca tanımlaya biliriz toplum mühendisliğini. Bizdeki uygulama denemeleri olarak Tanzimat ile başlayan yenilik hareketleri döneminden itibaren yaşadığımız meşrutiyet, cumhuriyet dönemi uygulamalarının bütününü bu kapsamda değerlendirmemiz mümkün. Fakat yazının konusu bunlar değil. Gelecek bilimi ile uğraşanların yıllar öncesinden bilişim, tüketim, uzay çağı gibi isimlerle tasvir etmeye çalıştıkları günümüz dünyasında ülke sınırlarını aşan, küresel çaptaki bir etki alanına sahip olan, tepki ve alışkanlıkları ile beş benzemezi tek yumurta ikizleri imiş gibi ayırt edilemez hale getiren, Türk filmlerindeki gibi birisine tokat atınca diğerinin bağıracağı kadar istem dışı ve doğal empati geliştirebilen kalabalıkların üretildiği görünüşte bir mühendislik harikasının hem şahitleri hem muhataplarıyız artık. Aralarında binlerce km mesafe bulunsa da saç tipi, kıyafetleri, yeme alışkanlıkları, tüketim zevkleri, hayalleri, kariyer planlamaları, ortak korku ve beklentileri ile diz dize, el ele, göz göze imiş gibi bir hayat süren milyonların banisi işte hep bu toplum mühendisleridir. Her ülkenin kendi halkına uyguladığı bu tarz mühendislik çalışmalarının olması bize bir nebzeye kadar gayet doğal gelebilir aslında. Dini alanlarda ayetler ve hadisler, devlet düzeninde yasalar ve yönetmeliklerin örtülü amacı hedeflenen ideale ulaşmaktır zaten. Yerel, ulusal ölçekte güvenlik, sağlık, eğitim, ahlak, aile sahalarının her hangi biri için ideal bir modele ulaşmaya gayret etmenin ön görülebilir, sevindirici neticeleri buna değer belki. Küresel manada yapılan toplum mühendisliği faaliyetlerinin ise elde edilen sonuçları şimdilik ulusal ve yerel çalışmalarınki kadar iç açıcı değil sanki? Toplum mühendisleri meydana getirdikleri sarsıntıları dördüncü dalga, şirketokrasi, rıza imalatı(manufacturedconsent) diye açıklamaya çalışsalar da Geçmişte mühendislerin su vasıtası ile bolluk, üretim, sağlık getirdiği ve medeniyetlerin inşasına yardımcı oldukları yerlere toplum mühendisleri şimdilerde güvensizlik, asosyallik, davranış bozukluğu, egoizm, hedonizm, nihilizm, cinsiyetsizlik buhranına tutulmuş bir insanlık getiriyor. İstedikleri tam olarak bumuydu? Yoksa çabalarının istenmeyen yan etkilerimi bu yaşadıklarımız? Cevabımız ne olursa olsun sonuç değişmeyecek. Ama istesek de, istemesek de bizi değiştirecek sanki.
YORUM EKLE

banner19

banner8