Müslümanlar İnsan Değil(mi)dir… (II)

(Önceki yazının devamı)

‘Kaç Müslümanlardan, sığın İslam’a’ ‘İslam iyidir, Müslümanlar kötüdür’ ya da ‘Müslümanlık nerde, Bizden geçmiş insanlık bile’ sözleri ile özetlenebilecek olan yaklaşımı geçen yazımda bu köşede ortaya koymaya çalışmıştım.

Öncelikle bazı gerçekleri tespit etmekte fayda var:

  1. ‘Müslümanlar’ dediğimiz insanların çok büyük bir kısmı -–ki bu diğer din müntesipleri için de geçerlidir— İslam Dinini ‘Seçmiş’ insanlar değillerdir. İnsanlar hasbelkader doğdukları coğrafya ve tarihsel miras olarak Müslüman kimliğini tevarüs etmektedirler. Farz-ı muhal, başka bir coğrafyada, başka bir dini tevarüs etmiş olsalardı başka bir dine intisap edeceklerdi. Dünyada insanların çoğu atalarını taklid ederek dinlere/ mezheplere intisap ediyor ve din anlayış/ yaşayış biçimlerini de kültürel bir miras olarak ediniyorlar. Bu insanlardan, tevarüs ettiği dini, kaynaklardan teyid eden, diğer dinlerle karşılaştıran, mensup olduğu dinin neden diğer dinlerden daha iyi bir din olduğunun mantık örgüsünü kuran (Tahkiki/Tasdiki İman) insan sayısı azdır. Ayrıca bugün Kültürel olarak kendini Müslüman olarak tanımlayan, ancak İslam karşıtlığı yapmakta beis görmeyen birçok insan da tanıyabiliyoruz. Dolayısıyla Müslümanları İslam dinini atalarının dinini terk ederek, bilinçli olarak tercih eden ilk Müslümanlarla karşılaştırmak hakkaniyetli olmaz. Yusuf İslam (Cat Stevens) gibi İslam Dininin güzelliklerini keşfederek ihtida edenlerin atadan Müslümanlarda gördüklerini/göremediklerini yadırgamasını anlamak mümkündür. Hangi dini kim sonradan ihtida ederek tercih etse durum farklı olmayacaktır. Buna rağmen Dünya’da din geçişleri en fazla İslam’a doğru gerçekleşmektedir. Bu durum batıda bir ‘Korku senaryosu’ olarak dillendirilmekte ve bunun önüne geçecek tedbirler alınmaktadır da...

  2. İslam Dini insanlara bir beşer Resul vasıtasıyla tebliğ edilen bir dindir. Bunun sebebi, içlerinden bir beşer olan Resulün, Allah’tan getirdiği mesajları yaşayarak tebliğ etmesi ve ikame etmesidir. Peygamberler ve son peygamber birer ‘VAİZ’den çok bir ‘LİDER’dirler. Hz. Muhammed, Allah’tan aldığı hatırlatıcı ve uyarıcı mesajlarla Mekke’deki ahlaksız sisteme karşı bir savaşım vermiş, bu savaşımda kendisine intisap edenlere liderlik/önderlik yapmış, onları organize etmiş, onlarla arasında hiyerarşik bir ilişki biçimi ve toplumsal bir sözleşme ihdas etmiş ve hareketini kurumsal bir harekete dönüştürmüştür. Gelen ayetleri/ mesajları sahabelere sözlü/ yazılı olarak duyurup; “Alın, gidin, okuyun, düşünün, anlayın, kendi bireysel hayatınızda yaşayıp uygulayın, sonra yenilerini duyuracağım size. Yorumlarınızda/ mezhebiniz/ meşrebinizde serbestsiniz, bana tabi olmak zorunda değilsiniz…” diyerek kendi hayatına çekilmemiştir. Aksine, ‘Allah’tan sakının, bana itaat edin’ demiştir. Getirdiği mesajların ikamesine liderlik/ örneklik/ modellik yapmıştır. Bu durum O’nun asrında yaşayanlar için bir avantaj/ kolaylıktır. O günün Müslümanı hangi ayeti nasıl anlayacağı ve nasıl yaşayacağı gibi bir sorunla karşı karşıya değilken, müteahhır Müslümanlar devasa bir bilgi enflasyonu ve birbirine zıt binlerce malumata maruz kalmış durumdadırlar. Hem de İslam dinini birinci ağızdan dinleme, savaşımına tanık olma, örnekliğinden yararlanma şansından mahrumdurlar. En önemlisi de Karizmatik bir liderden/ önderden mahrumdurlar.

  3. Hz. Muhammed’in hayatta olduğu dönemi (Asr-ı Saadet) idealize eden, Sahabe hayatı ile ilgili abartılı (terğıb- terhib) hikayeler anlatan yaklaşımın da ‘İslam’ın yaşanılabilir bir din olmadığı algısı’nı beslediğini düşünüyorum. Hele ki bugünün Müslümanlarını o menkıbeleri gerçekmiş gibi kabul ederek mukayese etmek haksızlıktır. Müslümanlara bir yandan ‘Siz onların tırnağı bile olamazsınız’ derken, diğer yandan ‘Siz neden onlar gibi değilsiniz’ demek ciddi bir paradokstur. Kur’an’ı ve o dönemle ilgili sahih rivayetleri okuduğumuzda son derece ‘İnsan’ olan bir sahabe kitlesi ile karşılaştığımızı görür, birçok yaptıkları için ‘ben olsam yapmazdım’ ya da ‘ben de olsam yapabilirdim’ diyebileceğimiz şey yaşadıklarını anlarız. Böylece ‘İnsan’ın her zaman, her yerde ‘İnsan’ olduğunu kabullenir, daha realist, daha adil bir değerlendirme yapma fırsatı yakalamış oluruz.


Buraya Gazali’nin, ‘Leyse fi’l’imkan ahsene mimma kan’ (olmuş olandan daha iyisi mümkün değildir) cümlesini yazıp, kalan söyleyeceklerimi üçüncü yazıya bırakıyorum.

(devamı bir sonraki yazıda)

 
YORUM EKLE

banner19