Özgürlüğün sınırı -1-

Türkiye Hükümetinin “Çözüm Süreci” adını verdiği dönemde başta Cizre, Nusaybin, Silopi, Silvan, Sur vb yerlerde PKK’lıların büyük yığınaklar yapmalarının yanında terör olaylarına devam etmeleri ve nihayet Mayıs 2015’te terör örgütü liderlerinden Duran kalkan’ın “Devrimci Halk savaşını başlattıklarını” açıklaması ile aslında bu siyaset fiilen bitmişti. Evlerinde uyumakta olan iki polisin de katledilmesinin ardından, 24/25 Temmuz 2015’te hükümet ara verdiği operasyonları başlatmıştı. Ancak pek çok ilçede böylesi bir çatışma için PKK’nın ciddi bir hazırlık yaptığı görülünce yer yer sokağa çıkma yasakları ile birlikte bu tür yerleşim yerlerinde uzun süreli operasyonlar devam etmişti.

Sokağa çıkma yasaklarının olması, yöre halkının pek çok konuda ciddi sıkıntılara uğramasına neden olmuştu. Hükümete muhalif çevreler ise bu durumu daha çok ve doğrudan bir insan hakları ihlal örneği olarak kullanmışlardı. Ancak operasyonların bir neden değil PKK’nın yaptıklarının bir sonucu olduğu da her nedense ısrarla görmezlikten gelinmişti. Çünkü operasyonların uzamasını hükümet, sivil halka zarar verilmemesi kaygısı ile açıklamıştı. Gerçekten sivil can kayıplarının istisnai düzeyde kalması da bu kaygıyı inandırıcı hale getirmişti. Uzun süreli bu operasyonlarda bine yakın asker ve polisin şehit düşmesi de sözkonusu kaygının bir başka sonucu olmuştu.

Ne var ki Şili, Amerika, Avusturya, Meksika, Mısır, İtalya ve Türkiye’den, 89 üniversiteden 1128 akademisyen adına ilan edildiği açıklanan bir bildiri, İstanbul Taksim’de Gönen Otelinde “Biz bu suça ortak olmayacağız” başlığı ile ilan edilerek, operasyonlar şiddetle eleştirilerek kınanmıştı. Devlet adına yapılan operasyonlar kınanır, suçlanır iken PKK’nın yaptıkları asla eleştirilmemişti. Bildirinin Türkçe metnini Dr. Alper Açık, Kürtçe metnini ise Dr. Yıldız Önen okumuştu.

“Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesini, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.”

Görüldüğü gibi akademisyenler operasyonu PKK’ya karşı değil “Kürt halkına ve bölgenin diğer halklarına karşı” ilan etmişlerdi. Bildiride PKK Kürt halkı sayılmıştı. Halklara karşı yapılan bir katliamdan ve sürgünlerden söz edilmişti. Kürt siyasi iradesi olarak adlandırdıkları  PKK ile Hükümetin müzakere etmesi, müzakere için kendilerinin de içinde olacağı bağımsız gözlemcilerin de bulunmasını, Devletin vatandaşlarına karşı uyguladığını iddia ettikleri şiddete son vermesini, sessiz kalarak bu suça ortak olmak istemediklerini, istekleri yerine gelinceye kadar siyasi partiler, meclis ve uluslar arası kamuoyu nezdinde temaslarda bulunacaklarını taahhüt etmişlerdi. Bildirinin retoriği bütünüyle PKK şablonu ile örtüşüyordu. Bildiri operasyonların devam ettiği, şehit cenazelerinin ard arda yurda yayıldığı bir esnada ilan edilmişti.

Akademisyenlerin bildirisine göre PKK, Kürt halkının siyasi iradesiydi. Devlet ise PKK’ya karşı operasyon yaparak aslında Kürt halkına hatta bölgenin diğer halklarına karşı katliam yapıyordu. PKK terörünü kınayan bir tek cümleye yer verilmemişti. Aksine içeride ve dışarıda Devletin, PKK ile müzakereye oturması için her şeyi yapacaklarını da vaat etmişlerdi.

Bu bildiri gerçekten bir fikir-düşünce özgürlüğü kapsamında ele alınabilir mi?

İşte bu bildiride imzası olan akademisyenler 10’nu hakkında, “terör örgütü hakkında propaganda yapakla” suçlanarak KHK ile üniversitedeki görevlerinden uzaklaştırıldılar. Yargılandıkla İstanbul Ağır Ceza mahkemesinde ise 1 ile 3 yıl arasında değişen hapis cezaları vererek bildiride yer alan iddiaları fikir-düşünce özgürlüğü kapsamında görülmemişti. Yargıtay tarafından da onaylanan bu mahkeme kararını görüşen Anayasa Mahkemesi (AYM) ise oy çokluğu ile 21 Temmuz 2019 tarihinde ceza alan bu akademisyenlere yanlış yapıldığını, hak ihlali olduğunu iddia ederek bildiriyi, “bir fikir-düşünce özgürlüğü” kapsamına almıştı. Elbette AYM tarihinde bu tür kararlar vardır. Muhtemelen bundan sonra da olacaktır. Ancak bu iddiaların AYM kararı haline gelmesi, doğrudan PKK’ya destek sayılacak bir bildiriyi fikir-düşünce özgürlüğü alanına taşıyabilir mi?

AYM’nin bu kararını doğru ve kabul edilebilir bulmayan 1071 akademisyen ise 29 Temmuz 2019’da karşı bildiri yayınlamış ve AYM’nin kararını ağır bir şekilde eleştirmişti. Bildiride, AYM’yi kınayan akademisyenler "Terörle mücadeleyi sekteye uğratmayı ve ülkemizi karalamayı amaçlayan her türlü kurum, organizasyon ve inisiyatifin karşısında olduğumuzu ve olmaya devam edeceğimizi beyan ediyoruz. Türk milleti adına karar vermekle yetkili kılınan AYM'nin kararlarının adalete ve kamu vicdanına aykırı olmaması gerektiğine inanıyor, bu yanlış kararda imzası bulunanları kınıyoruz” ifadelerine yer verdi.

Bu ikinci bildiri ise içeriği itibarı ile değil bambaşka nedenlerle eleştiri topladı. Taha Akyol imzacı 1071 ismin arasında “tanınmış hukukçuların olmadığını” iddia ederek bir kıymeti harbiyeye sahip olmadığını iddia etmişti (Karar Gazetesi, 2 Ağustos 2019) Bir mahkeme kararını konu alan basın bildirisinin içeriğinde yer verdiği hususların hangi gerekçeye dayandırıldığına bakılmaksızın, imzacıların ne ölçüde tanınır olup olmadığı ile açıklanması bilimsel bir içerikten uzaktır. Doğruluğu, haklılığı “tanınır olma” ile ölçmeye çalışmak doğrudan doğruya adalete, hukuka ve bilime suikast ile eş anlamlıdır.

 
YORUM EKLE

banner19

banner8