'Gülen cemaatinin hem ABD ve İsrail'i hem de ümmeti aynı anda razı etmenin mümkün olmayacağını kabul etmesi lazım.'

Uludağ Üniversitesi İnsani Değerler Topluluğu’nun düzenlemiş olduğu “Ümmet Coğrafyasının Geleceği ve Sorumluluklarımız” konulu

'Gülen cemaatinin hem ABD ve İsrail'i hem de ümmeti aynı anda razı etmenin mümkün olmayacağını kabul etmesi lazım.'
Uludağ Üniversitesi İnsani Değerler Topluluğu’nun düzenlemiş olduğu “Ümmet Coğrafyasının Geleceği ve Sorumluluklarımız” konulu seminere Mısır direnişinin idama mahkum edilen lideri Muhammed El- Bitaci’nin oğlu ve şehit Esma El-Biltaci’nin ağabeyi olan Ammar El-Biltaci ile katılan Özgür-Der Genel Başkanı Araştırmacı Yazar Rıdvan Kaya ile Ortadoğu’daki zulüm, İran’ın politikaları, hükümetin iç ve dış politikası üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

 

Söyleşi: Selçin ACAR

 

“Ak Parti’nin iktidara geldiği süreçte nispeten Kemalist vesayetin baskın oluşu hem iç hem de dış politika da bir takım adımların atılmasını ilk aşamada engelledi. Zamanla bugünkü Müslümandan yana olumlu tutumun daha rahat sergileneceği bir ortam hazırlandı.”

 

13 yıllık Ak Parti iktidarında Türkiye’nin dış politikadaki duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

13 yıllık süreç tabii ki çok uzun bir süreç. Bu süreç içerisinde farklı noktalarda bizim de Ak Parti hükümetine eleştiri ve itirazlarımız oldu. Ak Parti’nin iktidara geldiği dönem Irak krizinin yaşandığı dönemdi ve o dönemde hükümet Irak’ın işgaline yakın duran bir politika sergilemişti. Biz o dönemde meydanlarda bu tutuma itiraz ettik. Yine aynı şekilde 2009 Gazze saldırısına kadar hükümetin İsrail ile ilişkilerini sürdürmesini eleştirdik. Bunlar ve bunun gibi pek çok yanlış gördüğümüz noktada ilk iktidar sürecinden bu yana biz de gerektiğinde Ak Parti’yi eleştirmekten geri durmadık. Fakat 2009 Gazze saldırısından ve Ortadoğu’da ki intifadanın başlamasından sonra Ak Parti hükümetinin uyguladığı dış politikanın Müslümanların yararına ve ümmetin maslahatına olduğunu görüyoruz. Bu çerçeve’de Suriye’de, Mısır’da, Yemen’de, Libya’da Müslümanların yanında ve İslami hareketlerden yana tavır alınması bizim açımızdan sevindirici gelişmeler oldu.

“HÜKÜMET, SURİYE DİRENİŞİNE SİLAH DESTEĞİ VERMELİ”

Özetle ilk iktidar döneminden günümüze süreci takiben ilk dönemdeki belirsizliklerin aksine şuanda genel olarak Ak Parti hükümetinin dış politikada bilhassa İslam dünyasına yönelik tutumunu; elbette bazı noktalarda eleştirmekle beraber genel hatlarıyla olumlu buluyor ve olumlu bulduğumuzu da ifade ediyoruz. Elbette bir takım taleplerimiz olacaktır. Örneğin; Ak Parti Suriye’de muhaliflerin yanında olduğunu açıkça ortaya koydu fakat biz Müslüman bir Ülke olarak oradaki direnişe silah ve diğer desteklerin sağlanmasını da talep ederiz. Eleştiriler ve beklentileri bir yana koyup şu kıyasın yapılması da gerekir ki bizler bu ülkede 28 Şubat diye bir süreç yaşadık. Türkiye, ABD ve İsrail’in emir eri konumunda hareket ettiği bir dönemden bugünlere geldi. Bunun için Allah’a hamd ediyoruz.

 

“Muhalif zihniyetin protest ve abartıcı tavrı Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’a duydukları kinin dışa vurumu”

 

“Geldiğimiz süreçte ülkenin kötüye gittiğini söylemek kötü niyetliliktir”

 

İnsan hakları ihlali konusunda Türkiye’nin karnesini nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye’de bununla alakalı çok fazla spekülasyon yapıldığını görüyorum. Özellikle son yıllarda sol ve liberal çevrenin ‘Türkiye, açık hava cezaevine dönüştürüldü’ şeklinde bir söylemleri var. Açıkçası ben bunların verilere, bulgulara dayanan bir yaklaşım olmaktan ziyade bir propaganda olduğunu düşünüyorum. Objektif bakan bir kimse Türkiye’nin kapalı bir toplum haline geldiğini ve insan hakları konusunda büyük sorunlar yaşadığını iddia edemez. Hiç sorun yok ya da Türkiye cennetten bir köşe elbette diyemeyiz ancak geldiğimiz süreçte ülkenin kötüye gittiğini söylemekte kötü niyetliliktir. Türkiye’nin darbe süreçlerinden bu yana gerek insan hakları gerek Kürt sorunu gerekse cezaevi koşulları ile ilgili kat ettiği mesafenin en azından 10 yıl öncesi ile bile kıyaslanamayacak kadar olumlu bir noktada olduğunu inkâr edemeyiz. Bu anlamda muhalif parti kesimlerinden unsurların zaman zaman karşılaşılan olumsuzlukları çok fazla abarttıklarını ve bunu da Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına duydukları kin ve öfkenin dışa vurumu olduğunu düşünüyorum.

 

“Yıllarca İslam Cumhuriyeti sandığımız İran’ın, Ortadoğu’daki zulmün doğrudan sorumlusu olduğunu gördük.”

 

Türkiye ve İran’ın Ortadoğu Politikalarını Suriye, Irak ve Mısır ekseninde değerlendirebilir misiniz?

Biz Özgür-Der olarak, İran devriminden sonra İran İslam Cumhuriyeti’ni yıllarca destekleyen ve Türkiye’de de Kemalist baskıcı diktatörlüğe karşı sürekli ve eleştirel pozisyonda olan insanlar olarak geldiğimiz yer itibariyle bir çelişki ile karşı karşıya kaldık. İslam Cumhuriyeti olarak görülen ve yıllardır Müslümanlar olarak desteklediğimiz İran’ın, bugün Ortadoğu’da Müslümanların katledilmesinin, mazlum halkın kıyıma uğratılmasının doğrudan ve hatta bir numaralı sorumlusu olduğunu gördük. İran, Ortadoğu’ya yönelik tutumu ile İslam Ümmetinin kimliğine, özlemlerine, geleceğine yönelik ciddi bir düşmanlık politikası içindedir. Buna karşın Kemalist bir mirası devralmış olan Ak Parti hükümetindeki Türkiye, mevcut kadrolarda kısmen değişikliklere giderek artık daha halka yakın, Ortadoğu’da ki Müslüman halklardan ve mazlum halkın özgür iradesinin ortaya konulmasından yana politikalar izliyor. Bu ayrımı çok net görerek; bir ülkenin adını İslam Cumhuriyeti olarak değiştirmenin o ülkenin politikalarını İslamileştirmeye yetmediği kanaatine varabiliriz.

 

İran’ın tutumunun altında mezhepçi bir politika vardır diyebilir miyiz?

İran’ın politikası mezhepçi mi ulusçu mu tartışmaları hep yapılmıştır. Ben bu ikisinin birbirinden çok da ayrıştırılabileceğini düşünmüyorum. İran ulusal devlet temayülünü maalesef aşabilmiş bir ülke değil. Bununla birlikte mezhep meselesinin de sadece kılıf olarak kullanıldığını söyleyemeyiz. İran’ın devlet çıkarları ile mezhebi kaygılarının iç içe geçtiğini ve çoğu zaman mezhepçi kaygılar ön plana çıksa da iki politikanın birbirinden ayrılamadığını görüyoruz.

 

“Tahliye kararını veren hakimler adeta harakiri yaptı.”

 

Hükümetin paralel yapı ile mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yeterli ve yerinde mi?

Bu yaklaşık bir buçuk yıldır Türkiye’nin gündemini meşgul eden bir hadise. Burada çarpıcı olan nokta Gülen cemaatinin devlet içinde örgütlenip bir anlamda tepeden inme yöntemlerle siyaseti, devleti ve dolaylı olarak toplumu yönlendirme çabası içerisine girmiş olması. Dolayısıyla Gülen cemaatini herhangi bir oluşum, bir grup, cemaat ya da siyasal yapı gibi değerlendirmemiz mümkün değil. Saydığım şekilde örgütlenen herhangi bir oluşumun; sol, liberal ya da İslamcı fark etmez, devlet tarafından denetim altına alınmasını ben doğru bulmam. Bu bağlamda herkes muhalif kimliğiyle örgütlenip açıkça hareket edebilmelidir. Fakat Gülen cemaati açık bir kimlikle fikri bir mücadeleye girmekten ziyade illegal bir yapı olarak devletin kadrolarına sızarak provokasyon yaptı. Dolayısıyla mevzu burada fikri bir mücadeleden adli bir noktaya dönüştü. Bu cemaat mensuplarının da karşılaştıkları bir takım tutumların mağduriyet ya da mazlumiyet noktasında algılanmamasının ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından kendilerine hak verilmemesinin en temelinde bu tavır yatıyor. Çünkü bu cemaatin ne yaptığı ve neyi hedeflediği konusunda temelde var olan bir takım kuşkular şimdi gerçeklerin ortaya çıkmasıyla açık bir kanaate dönüştü. Hükümetin de bu yapıyla mücadelesinde zaman zaman hukuk zemininden uzaklaştığını görüyoruz fakat açık bir kimlikle ve mücadele ile oluşum göstermeyen bir yapıyla başka türlü bir mücadelenin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Örneğin; son yaşanan tahliye hadisesi… Paralelci kimliğini gizleyen iki tane hâkimin hiçbir hukuki kıstas gözetmeksizin, örgütsel mantıkla verdikleri karar adeta harakiri yapmak oldu.

 “Toplumun cemaate itibar etmediğini 30 Mart seçimlerinde gördük”

Kaosu ve istikrarsızlığı beslemeye yönelik bu yaklaşımlar toplumda itibar görmüyor. 30 Mart seçimlerinde de bunu gördük. Seçim sürecinde hükümete açıkça taraf oldular ve ciddi bir yıpratma kampanyası yürüttüler fakat toplum bu kampanyaya da itibar etmedi. Gülen cemaatinden diğer İslami hareketlere karşı serzenişler söz konusu. ‘Biz bu kadar mağduriyet yaşıyoruz siz Müslümanlar olarak neden sessiz kalıyorsunuz’ şeklinde tepki gösteriyorlar. Hükümetle çatıştıkları noktalara bakarsak, hükümeti yıpratma adına ABD ve İsrail’in yanında yer alan, hükümetin Ortadoğu’da ki ümmetçi politikasına karşı çıkan ve bunu ulusun zararına diyerek provoke eden, Filistin sorunu gündeme geldiğinde İsrail’in, Mısır’da Sisi’nin, Suriye’de zalim Esed’in yanında yer alan bir zihniyet hiçbir İslami hareket tarafından mazur görülemeyeceği gibi bizim tarafımızdan da mazur ve meşru görülemez. Gülen cemaati legal yoldan fikri bir mücadele içinde olsaydı biz anlayış gösterir hatta belki destek bile olurduk fakat bir taraftan ABD ve İsrail adına hükümeti yıpratmaları bir taraftan da ümmetten destek beklemeleri doğrusu açık bir çelişki.

 

“Özgür-Der (Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği), 1999’da yoğun hak ihlallerinin yaşandığı 28 Şubat sürecinde zulmü teşhir etmek bir anlamda hesap sormak ve hak talep etmek amacıyla kurulmuş bir dernek. Özgür-Der olarak faaliyetlerimiz kurulduğu dönemin koşulları itibariyle daha çok başörtüsü zulmü üzerine odaklansa da burada kalmadı ve gerek Türkiye’de gerek dünyada Müslümanları doğrudan ilgilendiren; Müslümanların yarası haline dönüşen tüm sorunlar Özgür-Der’in gündeminde her zaman yer aldı. Başörtüsü mücadelesinden İmam Hatip Liseleri katsayı problemine, 28 Şubat sürecindeki mücadelesi dolayısıyla cezaevlerine atılan kardeşlerimizden, Ortadoğu’da yaşanan zulme kadar hiçbir konuyu diğerinden ayırmadan Özgür-Der olarak gündemimize alıyor ve çözüm arayışına giriyoruz. Türkiye’deki 20 küsur ilde ve farklı ilçelerde bulunan temsilciliklerimizle faaliyetlerimizi de bu anlamda Müslümanlarla ilgili konuları; Müslümanların yaşadıkları zulmü ve mağduriyetleri gündemleştirmek ve bunlara dikkat çekmek üzerine yürütüyoruz.”

 

 

Dünyadaki Müslüman halklara karşı hak ihlallerini Türkiye olarak yeterince görebiliyor muyuz?

Diğer coğrafyalar ve toplumlar ile kıyaslandığında Türkiye’de gerek halkın gerek devletin dünyadaki mazlumlara yönelik yaklaşımının olumlu olduğunu; Arakan’dan Suriye’ye Mısır’dan Özbekistan’a farklı coğrafyalardaki Müslümanlara sahip çıkan bir tutum sergilediklerini söylemek lazım. Bunun yansımalarını da pek çok ülkeden Müslüman halkı misafir ettiğimiz bu dönemde görmek mümkün. Biz Türkiye’de bize sığınan Müslümanları zalimlerin ellerine geldikleri topraklara zorla teslim edildiği dönemleri yaşadık. O zamandan bu zamana kat edilen mesafeyi görmezden gelemeyiz. Ama bu kadarı yeterli m dersek elbette değil. En temelde Türkiye’de yaşanan bir mülteci sorunu var. İslami kimliğinden ve mücadelesinden dolayı ülkemize sığınmış insanların gerek hukuki gerekse sosyal pek çok sorunla karşılaştığını biliyoruz. Devlet bu anlamda bir şeyler yapıyor ama çok büyük bir kitle söz konusu tek başına devlet elbette yeterli olmayacaktır. Bu anlamda İslami hareketlerin ve toplumun da ciddi anlamda bu insanlara sahip çıkması gerekir. Yapılanlarla yetinmeyerek sıkıntının ve ihtiyacın büyüklüğünü görerek; ümmet bilinci ile gereken çabayı sarf etmeliyiz.

 

 

Dünyadaki zulme ve hak ihlallerine karşı Batının çifte standardı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ben batının kısmen sessiz kaldığını kısmen de doğrudan zulmettiğini düşünüyorum. Suriye’de ki zulme sessiz kalan, Mısır’da darbecileri destekleyen ABD, Irak’ta doğrudan işgalci konumunda karşımıza çıktı. Bu anlamda batının çifte standarttan da öte İslami kimliğe yönelik düşmanca bir tutum sergilediğini görüyoruz. İnsan hakları, özgürlük, halkların iradesi ve benzeri söylemleriyle çelişiyor olmasına karşın 200 yıldır İslam coğrafyalarında zalim ve sömürgeci bir politika sergileyen batının halen bu geleneğinden kopmadığını söylemek mümkün. Batının İslam’a ve Müslümanlara yönelik düşmanca tavır sergilemelerinin altında bir anlamda İslami hareketlerin ihtara yürümesinin kendilerinde ciddi anlamda yol açtığı telaş yatıyor. Filistin’de, Cezayir’de ya da son dönemde Mısır’da İslami hareketlerin kazanması durumundan rahatsızlık duyarak bunların ters düz edilmesine yönelik izledikleri politikalar da hep bu telaşa dayanıyor. Bu noktada batının bilhassa Ortadoğu’daki tutumunun, zalim sömürgeci tarihsel kimliği ile uyumlu fakat insan hakları, halkların iradesi gibi söylemleri ile tutarsızlık taşıdığının biz Müslümanlar tarafından dile getirilmesinde ve altının çizilmesinde fayda var. Batıdan bir şey beklemekten ziyade aslolan Müslüman halkların kendi kimliklerine, kardeşlerine ve mücadelelerine sahip çıkmasıdır.

 

 

Ümmet için buluştular! 

selçin söyleşi Uludağ Üniversitesi’nde geçtiğimiz dönemde “İnsani Değerler Topluluğu, bir farkındalık projesidir” sloganıyla kurulan İnsani değerler topluluğu, son olarak Mısır’da idama mahkûm edilen İhvan lideri Muhammed El- Biltaci’nin oğlu Ammar El-Biltaci ve Özgür-Der Genel Başkanı Araş. Yazar Rıdvan Kaya’yı ağırladı. “Ümmet Coğrafyasının Geleceği ve Sorumluluklarımız” başlığı altında geçmişten günümüze Ortadoğu’da yaşanan zulmü irdeleyen Rıdvan Kaya, Ortadoğu’da adalet talebi ile ortaya çıkan intifadanın ‘çürümüş zihniyetlere karşı bir başkaldırı’ olduğunu söyledi. Türkiye ve diğer bazı Müslüman halklar tarafından siyonizme karşı Filistin direnişine verilen desteğe nispetle Mısır ve Suriye’de ki zulmün görmezden gelinmesinin çelişki olduğunu vurgulayan Kaya, Suriye ve Mısır’daki statükonun Filistin’dekinden daha az zalim olmadığını söyleyerek zulme karşı net ve tutarlı bir tavır sergilemek gerektiğini ifade etti.

“DİRENİŞTEN BAŞKA BİR YOL MÜMKÜN DEĞİL!”

Rıdvan Kaya’dan sonra söz alan Mısır direnişinin yakın şahitlerinden Ammar El-Biltaci ise, zulme ve ödenen bedellere rağmen Müslüman halkın direnişinin ve dirilişinin görmezden gelinmemesi ve ümitsizliğe kapılmamak gerektiğini vurgulayarak söze başladı. “Kız kardeşim şehit olmasına, iki kardeşim ve babam hapishanede olmasına ve kendim de hapishaneden yeni çıkmış bulunmama rağmen benimle aynı noktada olan, aynı sıkıntıları yaşayan kardeşlerimle direnişimize devam edeceğiz. Direnişten başka bir yol bizim için mümkün değildir.” diyen Biltaci, Allah’ın safları netleştirmek amacıyla böyle bir imtihan ortaya koyduğunu ve Müslümanların imtihan şuuruyla direnişlerine ve direnişe desteklerine devam etmeleri gerektiğini vurguladı. Biltaci, Müslümanların ümmet olmanın şuuruyla hareket ederek yaşananlara duyarsız kalmaması gerektiğini ifade ederek sözlerini sonlandırdı.
Güncelleme Tarihi: 04 Mayıs 2015, 15:46
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner19