Paralel yapının kodları

AK Parti’nin “ihale-atama-rant” üçgeninde kalan CV’sinin sicilini ayrı bir çetele konusu yapmasını “mümin” ve “demokrat” soru

Paralel yapının kodları
AK Parti’nin “ihale-atama-rant” üçgeninde kalan CV’sinin sicilini ayrı bir çetele konusu yapmasını “mümin” ve “demokrat” sorumluluğu içinde görüyoruz. Yolsuzlukla mücadele noktasındaki adalet ve ahlak arayışları, “paralel yapı” tartışmaları üzerinden unut(tur)ulmayacak kadar temel meselelerimizdendir. AK Parti bu meseleyi usulden değil, esastan çözmek durumundadır. 17 Aralık operasyonunu yapanların gerçek amaçlarını halk görmüş ve gereğinin yapılması için ihtiyaç duyulan desteği Sayın Erdoğan’ın şahsında iktidara vermiştir. Aynı halk, yolsuzluğa konu olanların veya henüz olmayanların gerçek amaçlarının deşifre edilme sorumluluğunu da aynı adrese hatırlatmıştır.

FİLM seyreder misiniz? Seyredenlerdenseniz eğer, gerilim, dram, macera, bilimkurgu, müstehcen, korku, animasyon gibi kategorileri de bilirsiniz.... Filmler, insanın Tanrı’ya karşı “B planı” ürünleridir. Özellikle filmlerde kader, ölüm ve seks hakkındaki beylik laflar dikkatli ve ince ayar verilmiş “karşı sözler”dir. Belgeseller ise Tanrı’dan özür dileme seanslarıdır. Çünkü kaderin üstündeki kaderi, ölümün sonsuzlukta yankılanan mesajlarla yeniden dirilişini ve en önemlisi de günahın kokusunu itiraf eder. Bu nedenle “sinema”, modern zamanların “tercüme hareketi” olarak bilgi, hafıza, bellek ve algı transferi gücüne sahip gerçek birer “karşı hamle” içeren “B planı” örneğidir.

Sinemadan önce, insanın Tanrı’ya karşı B planında “klasik” olmuş eski(meyen) yöntemler de oluşmuştur. Bu yöntemlerin en “baba” olanları edebiyat, tarih ve psikoloji alanlarıdır. Halk algıda avam olduğundan “plansızdır” ve bu üç ana motoru çalıştıranların (şair, yazar, hatip, âlim, araştırmacı, lider) her zaman rüzgâr vakumuna kapılmıştır. Dolayısıyla beşer için şehvet kokan güç ve görünür olma arzusunu edebiyat, tarih ve psikoloji kırbaçlarını kullanarak “tatmin” eden kişiler ve tatmin olan kitleler her zaman var olmuştur.

Edebiyat yapılarak mesaja/vahye benzer mesajlar/metinler üretilmiş, vahiy dışında da anlam dereceleri, hikmet denizi, tüm zamanların aklî vasfı muamelesi gören metinler ileri sürülmüştür. Kimi zaman “Bana yazdırıldı” denilerek, kimi zaman da metnin şarihi tarafından “Allah’ın tecelli ettiği ahir zaman lideri” propagandası ile çoğaltılmış metinlerdir bunlar.

Tarih yazılarak mucizelere benzer olaylar kayda geçirilir -rüya ve menkıbe formu benzetme teknikleri olarak oldukça iş görmektedir- ve “kronolojik liderlik” vehmine ulaşılır. Yani “bu çağın bekleneni” kutsamasına dayalı bir “temsil” statüsü edinilir ve “İnsanlığın beklediği biziz!” marşı yazılarak söylenir.

Psikoloji ile benzer kutsal kişilikler üretilir. Özellikle nebiler “gelen mesaj” muhatabı olarak mühürlenirlerken, kutsal yolculuğu sonucunda mesajla dönen, yani “getirilen mesaj” muhatabı elçiler de türetilir. Üstelik bu türedi elçiler, seçilmiş nebi ile nesep ve seçilme şeması içinde “ikiz elçiler” nitelemesi ile piyasa yaparlar.

Kitlelere edebiyat “düşünce” diye, tarih “kader” diye ve psikoloji de “seçilmiş kişi” diye arz edilir. Kuşkusuz bu alanlardaki arz-talep meselesi biraz da tavuk-yumurta ironisini içerir. Çünkü güç ve görünme arzusu bir arz-talep kültü oluşturur.

Türkiye, 17 Aralık operasyonunda edebiyat, tarih ve psikoloji üzerinden yürüttüğü -veya yürütülen- yapının geldiği noktayı, içinde “güç ve görünme” şehvetine kapılmış arzularına bir kırbaç yaparak kullanan bir(kaç) yönetmenin eliyle yazdığı veya eline tutuşturulmuş senaryoyu filme çevirmek için “Action!” startı veren bir sette bulmuştur kendini. Bu sette ilk dikkat çeken sahne şu olmuştur: Tehlikeli sahnelerde dublör olarak kullanılan/kiralanan “herkes” ısrarla “Aktör benim!” diye settekileri tehdit etmeye başlamıştır. Tehdidin çağrışımı ise “Bu şarkı burada bitmez!” kafiyesinde gelmiştir: “Bu film burada bitmez!”

Doğrusu kafaların karıştığı ve “Film içinde film çevriliyor” magazini oluştuğu açık. İlginç olanı, uzun metrajlı film etrafında fırtınalar koparken ülke sathında eline makası geçirenin film kopyalarına saldırıyor olmasıdır. Daha da vahimi ise, ülkenin, hatta dünyanın en ücra köşelerinde, “kısa film yarışması” tadında filmlerin montajlanmasıdır. Yani B planının da B planı böylece işliyor demektir. Canı sıkılan paralel, kısa filmler çekiyor, sevilmeyen kimsenin arkasına “paralelci” etiketi yapıştırıyor.

Bu arada “A planı” gözden kaçırılıyor -veya birileri gözden kaçırıyor-. Dosyamızdaki sözlük vurgusu, A planını hatırlatan ve onu gölgeleyen B planını deşifre eden bir işlev görecektir. En azından bizim A planımız bu!

Dosyamıza “Film izler misiniz?” diye başlamamızın iki sebebi var: Birincisi, edebiyat (Gülen’in yazdığı kitapların), tarih (Gülen’in rüya ve yaşayan menkıbeler içeren vaazları) ve psikoloji (Gülen’in “Hiçbir şeye talip değilim” profili içinde büyüttüğü makul şüpheli egosu) etkisinde kalmış insanlara bir “seçenek” tavsiyesidir. Medya-iktidar ilişkisi, casusluk operasyonları, gizli tarikatlar ve derin devlet, rant ve seks içerikli tavsiye edilmiş birkaç film izlenmesi, bu olayların çözümlemesinde “tercüme” işlemi görecektir. A planını hatırlatmak adına film ismi vermeyeceğiz, fakat bu vesileyle etrafımıza önerilerde bulunabiliriz. İkinci sebep ise sade ve tek cümlelik: Anadolu toprakları B planı için (film, edebiyat, tarih ve psikoloji) doğal bir platodur.  

SON “GÜLEN” İYİ GÜLER (Mİ?)

Gülen ve arkadaşları içe (cemaatlerinin içine, kendi içlerine) konuşurken, “Biz Kur’an’da bahsedilen müminleriz; bizlerle uğraşanlar münafıklardır” cümlesini, dışa konuşurken (cemaatin dışı ama kendilerine hizmet etmelerini istedikleri herkese) “Siz demokratsınız; sizinle uğraşanlar diktatördür” nakaratını -her fırsatta- kullanıyorlar. Şimdi kendilerine tâbi olanlara “mümin” ve destek istedikleri herkese “demokrat” payesi verirken, iki güce de sahip olduklarına inanıyorlar: İlahî ve (ilahî gücün onayladığını iddia ettikleri) dünyevî güç.

Doğrusu “demokrat” taltifi alanların ezici çoğunluğu “mümin-münafık” polemiğine girmek istemiyorlar. Fakat “Erdoğan ve onun şahsında” çizgisine kadar uzanan geniş yelpazede, “diktatör” bandında Gülen hareketini “çıkar” kodlu destekliyorlar. Mantık basit: “Düşmanımın düşmanı (geçici) dostumdur.”

Türkiye’de kendini “mümin” kabul edenler ise, “mümin-münafık” polemiğine pabuç bırakmayacak kadar, hatta Gülen ve arkadaşlarının pabucunu dama atacak kadar kızgın ve bilinçliler. Dolayısıyla bu süreç bir “mümin-münafık” veya “demokrat-diktatör” denklemiyle yürütülemeyecektir. Gülen ve arkadaşlarının bu nakaratlarla sonuca ulaşması zor; nitekim süreci yönetememektedirler. Daha açık söyleyelim: Bu denklem, bu örgütün A planı idi, ancak (artık) tutmuyor.

Yalnız, Gülen ve arkadaşlarının hazırlandıkları bir B planı var ve saat gibi işliyor. Hatta ciddi mesafeler de kat ediyorlar. Ötesini hatırlatalım: Ölümcül darbeye hazırlanıyorlar! Bu B planına ilişkin önce devletin, sonra da operasyona muhatap AK Parti’nin tam bir aymazlık/dalgınlık içinde olduğunu söylemek durumundayız. Çünkü bu belirli/malum cemaatin (El-Cemaat) B planının bir parçası partilerin içinde ve o partilerin arasında AK Parti de var ki asıl B planı yatağı görevi görüyor. Nitekim “son gülen” vurgusundaki ironi de bu nedenle iş görmek üzeredir.

Örneğin “paralel” kelimesi o kadar tüketilmeye başlandı ki, neredeyse “virüs” veya “zombi” kaygılı filmlerdeki gibi davranış ve bakışları “şüphe” uyandıran herkeste bu “salgın” varmış gibi, o kişiyi ispiyonlama veya gizlice yok etme tavrındaki ruh hallerine düşenlerin sayısı artıyor. “Paralel” kelimesi üzerinden “kelime yarışması” tadında “para”, “paranoya”, “paranormal”, “parapsikoloji” kelimelerini çağrıştıran anlayışların türetilmesi ile sözüm ona bir “mücadele sözlüğü” oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa “Paralel” eşittir “Cemaat” kavramının özdeşleşmesi, doğru bir pozisyon alma değildir.

Paralel bir albüm gibi bir “çıkış” parçasına sahip olunmalı ve diğer operasyon şarkıları ismi ile halka dinletilmelidir. Fakat bunun yerine 17 Aralık operasyonuna “karşı hamle” olarak aynı yöntem kullanılmaktadır: Torba mücadele…

Oysa “torba mücadele” bu alanda yapılacak en büyük stratejik hata ve telafisi çok zor sonuçlar doğuracak bir açık verme halidir. Torba mücadele devam ederse, “son” kelimesi Gülen’den sonra değil, önce pozisyon alacaktır. Bu arada “mümin” olanların akıbeti de “Son, ilkten hayırlıdır” ayetlerindeki “son” olmayacaktır.

Evet, Gülen Hareketi 17 Aralık’ta “torba mücadele” yöntemiyle Hükümet’e saldırmıştır ama aynı yöntemi misliyle ve daha fazlasıyla onlara karşı yapmak, sadece torba mücadele yöntemini güçlendirir. Bu yöntemin kısa vadede iş görmesinden mülhem yayılması, kimin hangi torbaya gireceği “belli olmayacak bir yarın” oluşturur. Özellikle Sayın Erdoğan’ın vefatından sonra torbanın, önce müminlerin -ayrım yapmaksızın- başına geçirileceği, ardından herkesin kaybolan yakınını torba içinde aradığı bir ortama düşürülme riski artacaktır. Mümin ve demokrat adına alınan kazanımlar, kızgınlığın ateşinde eriyebilecektir.

AK Parti, “torba mücadele” yönteminin “mümin” ve/veya “demokrat” kişilerin zihninde kırılma noktaları oluşturduğunu acilen görmelidir. Yolsuzluk iddiasıyla gündem olan isimlerden birkaçının “mahkûm” olması, yani yargı-mahkûmiyet sicilini koruması, bu kırılmayı engellemeye yetmeyecektir. Bu ülkede altyazı olarak “İslam deyip iktidara geleni, hizmet deyip güce erişeni gördük; ikisinin de karşı pozisyon alışlarını yaşadık. Hangi İslam, hangi hizmet?” cümlelerinin geçirileceği yarınlar inşa etmeye kimsenin hakkı yok! Katkısı olanın ödeyeceği bedelse “son”u olacak!

AK Parti’nin “ihale-atama-rant” üçgeninde kalan CV’sinin sicilini ayrı bir çetele konusu yapmasını “mümin” ve “demokrat” sorumluluğu içinde görüyoruz. Yolsuzlukla mücadele noktasındaki adalet ve ahlak arayışları, “paralel yapı” tartışmaları üzerinden unut(tur)ulmayacak kadar temel meselelerimizdendir. AK Parti bu meseleyi usulden değil, esastan çözmek durumundadır. 17 Aralık operasyonunu yapanların gerçek amaçlarını halk görmüş ve gereğinin yapılması için ihtiyaç duyulan desteği Sayın Erdoğan’ın şahsında iktidara vermiştir. Aynı halk, yolsuzluğa konu olanların veya henüz olmayanların gerçek amaçlarının deşifre edilme sorumluluğunu da aynı adrese hatırlatmıştır.

Bu bağlamda aşağıda paylaşacağımız sözlük, öncelikle “torba mücadele” tekniği ile mücadele etmenin risklerini ortaya koyan ve de adalet ve ahlaktan ödün vermeyecek teknikler üzerine kurulu mücadele yöntemleri için bir sözlük niteliği taşımayı öngörmektedir. Tabiî sözlükten bir dil çıkarma, dilden bir metot çıkarma, metottansa sonuç alma yeteneğimiz varsa eğer...

Anahtar kelimeleri dağıtırken açılacak kilitleri fark etmek oldukça hassasiyet ve bilinç gerektirmektedir. Bizim tek delilimiz ise bir cümledir: “Allah kalplerde ve açıkta olanı bilir.”

 

ANAHTARLAR

“Doku analizi” için kullanılacak kelimeler: “Paralelci”, “profesyonel”, “yandaş”, “kriptolu” ve “seçilmiş dindar”.

Paralelci : 17 Aralık operasyonu ile hedeflenen “Erdoğan’sız Türkiye” için harekete geçen “bir cemaat”in organik dokusu içinde olan, organizasyon şemasında “kasa ve insan yönetimi” şemasında yer alan ve bugüne kadar kendini “nefer-general” ruh hali üzere bir hiyerarşi içinde pozisyonlandıran her militan kişi. Yapıp ettikleri ancak “bilirkişi” ve “uzman” ile tespit edilebilir olan ve de torba mücadelede pozisyon alarak yargı-mahkûmiyet kadrajında takip edilmesi gereken aktif operatör isim.

Tetikçi (profesyonel): Güce ve ranta talip, konjonktüre göre “mobil” hareket eden, bir “kimlik/kişilik” endişesi taşımayan, bir cemaat/parti/ideolojide ısrar etmeyen ve her çatışmada tekliflere açık “operatör uzman” kişi. Savaşan iki tarafta da gizlice yer edinebilir maharetteki hayalet. Paralelcileri besleyen -özellikle istihbarat ve bürokrasi operasyonlarında- ve paralelcilerin kullandıklarını düşündükleri “satılık” tipler. 17 Aralık operasyonu ve sonrasında alınan pozisyonlara bakıldığında, “yasama-yürütme-yargı (ve medya)” içinde olan bu kişiler, aslında Adnan Menderes, Özal, darbeler ve Erdoğan dönemlerinde rol verilen bir tipolojidir aynı zamanda. “Paralelciler mi profesyonelleşti, yoksa profesyoneller mi paralelcileri kumpasa getiriyor?” meselesi çözülemeden kalacak şifre, “faili meçhul teknik” hüviyetiyle kalacaktır.

Yanda: Özel sebeplerle siyasî-ticarî-ahlakî minnettarlık duygusu içinde malum cemaatle ilişki kurmuş, ayrışma dönemlerinde cephe gerisi lojistik destek vermeye mahkûm, malum cemaat tarafından sicili bilindiği için zorunlu  “taşıyıcı” olan kişi. Objektif olduğunu ileri sürse de bir cephede yer edinmiş kişi. Yerel seçimlerde oy toplayan, banka için para isteyen, sıranın kendisine geleceği vehmi içinde “panik kulluk” sendromuna tutulmuş, Gülen’i “kurtarıcı”, etrafını ise “ahir zaman ashabı” sanmış tipik teba insanı.

Kriptolu: Paralelci ile profesyoneller arasında kuryelik yapan, kritik kararlarda “üst aklı” temsil eden, “istihbarat” kanadı içinde görevli, “adanmış kahraman” ruhlu bir çeşit “kamikaze” neferi.

Seçilmiş dindar: Süreçte din-iktidar ilişkisi üzerinden “hakem” pozisyonu verilen, ancak iktidar-rant özdeşliği konusunda baskı altında tutulan “tutsak dindar” tipi ve bir anlamda paralelcilerin kendi saflarında pozisyon aldırdıkları, bağlamı kalmamış sözde sivil kişi.

 

“Torba analizi” için kullanılacak kelimeler: “Rantçı”, “aktif uyumlu”, “pasif uyumlu”, “korsan”.

Rantçı: İhale-atama-rant üçgeninde gezen, adil ve ahlakî olmasa da “yasal” olan imkânları söğüşleyen tipik “paracı” ve “karaktersiz” kişi. Bir cemaati veya partiyi sadece rant için destekleyen hizmet münafığı.  

Aktif uyumlu: Kökeni ve çizgisi itibariyle paralelcilerin operasyonuna maruz kalmış parti ve/veya çizginin müntesibi olan, ancak geçmişte (uyumlu iken) edindiği kazanımlardan vazgeçemeyecek kadar ranta boğulmuş ve sicili sebebiyle deşifre olma riski yüksek kişi ki tüm bu nedenlerle ihale-atama-rant alanlarında malum cemaatle etkileşim ve ilişkisini koruyan, fiilen birlikte gücü paylaşan tip. İki tarafa da “tarafsız” rolü/imajı veren, ama gerçekte bir tarafın (bu taraf kesinlikle malum cemaattir) A-B-C planlarında “seçenek” kalan gizli destekçi.

Pasif uyumlu: Duygusal açıdan bağımlı, sicili sebebiyle gebe ve en önemlisi de torba mücadelenin parçası kalmamak için “Kalan sağlar benimdir!” taktiği geliştiren “ödlek” kişi. Savaş/kavga durumlarında taraf olduğu saf için cesaretle inisiyatif alarak operasyona katılmayan, zorunlu olmadıkça karşı tarafa operasyon düzenlemeyen, bazı sebeplerle tutsak/tutuk/mahkûm/pasifleştirilmiş kişi. Bir anlamda malum cemaatten olmayan, fakat ona karşı “pasif uyumlu” duruma düşmüş/düşürülmüş kişidir ki biz bunu AK Parti ruhuna sahip ama malum yapıda bedeni kalmış, ruhu bu bedende mahkûm olmuş kişi olarak görürüz.

Korsan:Paralel yapının geri çekilmek durumunda kaldığı yerlere mevzilenen, süreçle ilgisiz de olsa yerine geçmeyi istediğinde “Bu paralelci!” veya “Yaşasın AK Parti!” narası atan atık takipçisi, leş kargası ruhlu kişi.

SONUÇ…

Paralel yapı, adı üstünde olduğu doğrultuda bir “yapı”dır. “Paralel yapı” denince akla, isimlerden önce yöntemler/sistemler/kategoriler gelmelidir. Örneğin bir yerel yönetimdeki belediye başkanı, hiçbir aşamada “paralelci” veya “profesyonel” olmadığı halde etrafı “paralelci, profesyonel, yandaş, aktif uyumlu”  bir “kadro” tarafından kuşatılmış ve nihayetinde kendisi de “pasif uyumlu” pozisyona düşmüş olabilir. Şimdi bu başkan “yargı-mahkûmiyet” kadrajına düşmediği için, uyarılmadan ve bu pasif uyumlu halden çıkması için hatırlatılmadan serbest mi bırakılacak?

Yahut da iktidar-rant yakınlığı sebebiyle ulusal operasyon yapan çevreye karşı “Ne de olsa din iman diyorlar” zannıyla göz yuman ve yapı tarafından “seçilmiş dindar” olarak pozisyon aldırılan bir sivil veya aydına, bir yargı-mahkûmiyet konusu olacak kişi olmadığı için ses çıkarılmadan “özgür düşünce adamı” mı denecek?

Haydi örnekleri çoğaltmak adına bir başkasını verelim: Profesyonel olup da paralel yapıyla mücadele ediyor diye, bu kişinin AK Parti saflarında mücadele ediyor görüntüsü vermesini yiyecek miyiz? Bugün burada profesyonelin, yarın karşı tarafa geçecek bir profesyonel olduğunu unutalım mı?

Dolayısıyla Gülen ve arkadaşlarının yaptığı veya yaptırdığı gibi, “torba mücadele” tekniği gibi herkesi aynı torbaya koymak, hem adil, hem de sonuç alınacak bir yöntem değil.

Ne yapıyordu Gülen? Allah adına yemin ederek profesyonel olanlar için “Onlar cemaatin içinden değiller” diyordu. Hatta onlara “mümin” demeyi bile istemiyordu. Fakat bu profesyonellerin, Sayın Erdoğan’ın ve onun şahsında Hükümet’in kafasına torba geçirmesine, bir sürü kişiyi aynı torba içinde yargılamasına itiraz etmiyor, hatta bu ona hizmet ettiği için “Demokrasi ve hukuk işliyor” diye gaz veriyordu. Aslında yandaş gördüğü birçok gazeteciyi medyasında konuşlandırıyor, çok canı sıkılınca “Dostluğumuz bozulmasın; yaylan!” diyordu. Yani aslında Gülen bile kendi içinde isimlendirmese de kategoriler oluşturuyordu.

Fakat aynı tekniği AK Parti kullanmadı. AK Parti, kısas yöntemini kullandı: “Torbaya torba!”

AK Parti, ilk torba hareketi çeken yapıya karşı yolsuzluk muhatabı isimleri aynı torbanın içinde bırakıp üstten o torbayı bağladı ve mevzuyu denize attı. Adres olarak deniz ötesini gösterdi: Pensilvanya… Olmadı, paralelcilerin hırs ve örgütlenme karakterini göstermek için “Haşhaşi” nitelemesini kullandı -torbanın üstündeki kargı adresi gibi-. Ancak bu torbalama yöntemi, yani torbayı üstten bağlama hareketi çok az iş gördü. Çünkü torbanın altı yırtıktı ve özellikle aktif ve de pasif uyumlular -ki bunlar AK Parti içindedirler- bu yırttıktan çıkarak “Yırttık!” dediler. Sayın Erdoğan’ı mücadelede yalnızlaştırdılar.

Bugün de mecbur kalmadıkça bu kimseler yapıyla mücadele pozisyonu almıyorlar. Alınca da özde değil, sözde sataşmayla yetiniyorlar. Çünkü bu ölçüde mücadeleyi, Erdoğan’ın kişiselleştirdiği sorun olarak görüyor, kendi siyasî ve ailevî geleceklerini riske etmek istemiyorlar.

Haşhaşi bağlama işinin en büyük riski “mümin” olan masuma dokunabilir. Vebali ise dünyada ve ahirette ağır olur. Ayrıca yargı-mahkûmiyet kadrajı, öncelikle paralelci ve profesyonel odaklı olmalıdır. Bu sınır aşılır da yandaş, pasif uyumlu ve seçilmiş dindarlara da uzanacak bir torba yargılamaya dönüşürse bu işin altından kimse kalkamaz. Oysa paralelci ve profesyonel dışındaki yapının diğer taşları bir yargı-mahkûmiyet bandı değil, bir anlayış-istikrar yönetimi meselesidir. Kimiyle kültür üzerinden, kimiyle doğal mesafe içinde, kimiyle de imkânlardan mahrum ederek mücadele etmek gerekir.

Kuşkusuz yolsuzluk meselesi için de aynı yöntem eş zamanlı yürütülmeli, yargı ve mahkûmiyet kanalları işletilmelidir. Yargıya konu olmayan ama yasal görünen ihale-atama-rant üçgeni içinde yüzenlere karşı da vicdanî, ahlakî ve sosyal yaptırımlar uygulanmalıdır. “Hem yolsuzluk yapacaksın, hem de kavgayı fırsat bilip sıyrılacaksın” ihtimaline fırsat verilmemelidir.

Evet, 17 Aralık operasyonu bir “profesyonel” işi idi. “Bir cemaat” tarafından kullanılan veya cemaati kullanan profesyoneller tarafından yürütüldü. Gülen’in bundan rahatsız olmaması, bir gerçeği ortaya koydu: Cemaat, geldiği aşama ve güç noktasında artık profesyonellere emanetti. Bunun yargı-mahkûmiyet sözlüğündeki karşılığı netti: “Örgüt”... 

Profesyoneller dört kuvvet üzere yapılandığı için (yasama-yürütme-yargı-medya), doğal olarak devlet de mücadelesini ilk aşamada "profesyonel avı"na yöneltmiş durumda. Paralel yapı mücadele, şu doğrultuda devlet içindeki paralelci ve profesyonel işbirliği kast edilerek yürütülmektedir. Doğrusu da budur!

Ancak Hükümet bu noktada bir zafiyet göstermiş ve paralelci ile profesyonelleri aynı torbanın içine koyarak aynı teknikle opere etmeye kalkışmıştır. Oysa Gülen’in öncülüğünde oluşmuş imkânlardan faydalanan yapı, yani paralelciler ile Hükümet’e operasyon düzenleyen profesyonel yapı arasında bir parkur farkı vardır. Zaten Gülen’in başından beri akıllıca yürüttüğü taktik de şu olmuştur: Cemaati yönetmek ile profesyonelleri yönetmeyi iki ayrı "iş" görmek.

Nitekim Cemaat’e "Siz mümin, sizinle uğraşanlarsa münafık" vaazları ver(dir)irken, profesyonellere de "Siz demokrat, sizinle mücadele edenler diktatör" telkinini yapmıştır. Sayın Erdoğan'ın da Cemaat’in üst yapısına (gerçek paralelcilere) "Haşhaşi” -sahip oldukları imkân için her yolu deneyecek hırs anlamında-, profesyonellere ise “lobi” demesi, aynı ayrıma matuftur.

Ancak Sayın Erdoğan’ın unuttuğu bir şey var: El-Cemaat, gücünü 30 Mart’tan bu yana müminleri besleyen kurtarıcılıktan veya demokrasi isteyenleri yönetecek profesyonellerden al(a)mıyor artık. Çünkü her geçen gün cephelerden geri çekiliyor. Ancak Gülen, mücadele gücünü bizzat partilerden alarak sürdürüyor, özellikle de AK Parti içinden. AK Parti içinden beslenerek hem yaralarını sarıyor, hem de AK Parti içindeki aktif ve pasif uyumlulardan lojistik destekler alıyor. Nitekim Sayın Erdoğan’ın kararlılığı ve takipçiliği olmasa, ilk fırsatta barış çubukları tüttürecek aktif ve pasif uyumlu kişi sayısı bir hayli fazla.

Sayın Davutoğlu her kademede, bünyedeki aktif ve pasif uyumluları tasfiye etmediği ve korsanlara alan açıldığını fark etmediği sürece, bu süreç, sadece bir avuç paralelci ve profesyonelin Ergenekon’a benzer tekniklerle -ki bu teknikleri paralelciler ve profesyoneller başkalarına uygulamıştı- harcanması ile sınırlı kalacaktır.

Dönüp geriye bakıldığında, “mümin” ve “demokrat” algısının aldığı ölümcül yaraların değerleri ve kuşakları öldürdüğü fark edilecektir. Anahtar kelimeler operasyon kilitlerini açmazsa eğer -veya geç açarsa-, Türkiye bir insan ve devlet mezarlığına dönüşecektir. Çünkü AK Parti hem "kurtarıcı-seçilmiş" kültüre sahip bir tabana/yapıya sahip olmaktan uzaklaşmış, hem de profesyonellerin üçte ikisi Gülen Hareketi içinde yuvalanmış olsa da üçte biri hâlâ AK Parti içinde varlığını sürdürmektedir.

Nitekim Gülen ve ekibi sadece ve sadece Recep Tayyip Erdoğan ismine odaklı ve başka isimlere yönelmeden süreci yönetmekte ısrar ederken, aktif ve pasif uyumluların sayısını artırmayı da hedeflemektedir.

Sayın Erdoğan'ın torba mücadele ile mücadelede yalnızlaştığı bir diğer gerçektir. Erdoğan'ı yalnızlaştıran ve Gülen için seçenekleri korunan güç-enerji kaynakları, “paralelci” ve “profesyoneller” dışındaki kaynaklardır. Sayın Erdoğan şu tecrübeye sahip olsa gerektir: Devlet sadece paralelci ve profesyonel ile baş edebilir, kalana güç yetiremez. Zaten güç yetirmeye kalkarsa, hem “mümin”, hem “demokrat” tehdit altında demektir.

Gülen ve arkadaşların “müminler” ve “demokratlar” nitelemesi, devleti toplum alanına çekme stratejisidir. Buna toplum izin vermeyerek, kendi işini kendisi görmelidir.
Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2015, 12:21
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner19