Teokratik esaret

Safaviler dönemine kadar Azerbaycan ve İran’da halkın ezici çoğunluğu Sünni nüfustan oluşurdu. Safaviler böyle bir halkı katliamlarla Şiileştirdiler. Katliamın dışında halkın zorla Şiileştirilmesini temin eden önemli nedenlerin başında ise Azerbaycan ve İran’da Tasavvuf’un etkili ve yaygın olmasıydı. Tasavvuf, Şiileşmeyi kolaylaştırmıştı. Çünkü Ehli, Sünnet havzasında, Şiilik etkisini Tasavvuf aracılığı ile ortaya koymuştu. Bu konuda Mehmet Çelenk’in 16-17 Yüzyıllarda İran’da Şiiliğin Seyri adlı kitabı faydalı bilgileri kapsamaktadır.

Safaviliğin kendisi de zaten bir tarikat olarak Şeyh Safiyüddin ile 1300’lerde ortaya çıkmıştı. Tarikat kendisini “Ehli Sünnete bağlı” sayardı. Yüzyılın sonunda Tarikatın üçüncü şeyhi Hoca Ali döneminde ise artık tarikat içinde Şiileşme tamamlanmıştı. Bunu tarikatın beşinci şeyhi Cüneyt zamanında ise 15. Yüzyılın ortasında, siyasi hedefler için tarikatın seferberliği takip etti. Böylece 100-150 yıllık bir zaman içinde  Sünni bir tarikat, tümüyle Şiileşerek, siyasi hedefler üzerinde yoğunlaşmıştı.

Safavilik bir tarikat idi ama bağlıları Türkmenlerde oluşurdu. Türkmenlerin çoğunluğu göçebe idi. Yaygın kabul gören dini anlayışın dışında (Heterodoks) bir tahayyülleri baskındı. Onlar Safavi tarikatının telkinleri ile kendi din anlayışları ile Şiiliği harmanlamışlardı. Şiiliği İran’da yaymaya çalışan bunun için Moğolların Sarayına hizmetten geri durmayan Türk asıllı, Nasreddin Tusi’nin (Ö:1274) çabaları sonuçsuz kalmıştı. Azerbaycan ve İran’da Moğol-İlhanlı-Timur-Karakoyunlu-Akkoyunlu mücadelelerinin yol açtığı siyasi ve sosyal çatışmaların, kargaşanın sonunda, Safavi tarikatının sekizinci şeyhi İsmail 1502’de Tebriz’i ele geçirerek Şahlığını ilan edip resmileştirdi. Böylece bir şeyh, bir şah olarak ortaya çıkmıştı. Azerbaycan’ın ve İran’ın tarihinde bir daha geri dönüşü mümkün olmayan bir kırılma bir değişim yaşanmıştı. Nasreddin Tusi’nin Moğollar eliyle Azerbaycan ve İran’ı Şiileştirme çabası başarısız kalmışken İsmail’in (Ö.1526) eliyle gerçekleşmiş oldu.

İsmail, Azerbaycan ve İran’ı Şiileştirmek için benzeri görülmemiş zulümler, katliamlar yaptı. Ancak onun sosyal tabanını oluşturan Türkmenler, Şiiliği kalıcı hale getirecek bir yapıya sahip değillerdi. Bu yüzden İsmail, Irak ve Lübnan’dan Arap mollalar getirerek, onlar için medreseler ihdas ederek, Şiiliğin tezlerini telkin etmeye çalıştı. O’nun bu çabaları ise nihayet oğlu Tahmasb döneminde (Ö.1576) tamamlandı.

İsmail ve Tahmasb döneminde Safaviler, merkezileşmeye başladı. Merkezileştikleri oranda kendilerini iktidara taşıyan Türkmen tabanından uzaklaştılar. Yavuz Sultan Selim’e Şah İsmail’in gönderdiği mektupları Türkçe yazmasına karşılık, zamanla Safavi Devleti bir Fars Devleti haline dönüştü. Anadolu’dan Azerbaycan’a göç eden Türkmen aşiretleri bile bu dönemde acımasız bir şekilde kılıçtan geçirildi. Yine de Azerbaycan’da, Safavi bağlıları büyük ölçüde Şiileşmişken, Anadolu’da kalan bağlıları arasında benzeri bir Şiileşme yaşanmadı. Günümüzde Türkiye’de Alevi, Sıraç, Tahtacı vb adlarla bilinen topluluğun baskın özelliği geçmişte Safavi bağlısı olmalarıdır. Alevilerin “Yedi Ulu Ozan” (Seyyid Nesimi, Yemini, Fuzuli, Şah İsmail, Virani, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet) diye adlandırdıkları ve dini hiyerarşilerinde en üst sırada bulunan isimlerde bu bağlılığın açıklayıcısıdır. (Bu konuda A. Yaşar Ocak’ın Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler adlı kitabından faydalanılabilir.)

Günümüzde İran yönetimine bağlılık duyanların, Alevilerden çok daha fazlasının Sünni kökenli olması da dikkat çekicidir. Her ne kadar bu bağlılık, Sünni Kökenliliği Şiiliğe dönüştürüyor ise de benzeri dönüşüm Aleviler arasında çok daha azdır.

Safavilerin merkezi otoriteyi temin için yaptıkları büyük zulümlere karşılık, Şii Ulemaya özel ayrıcalıklar vermeleri zamanla onları büyük ölçekli vakıfları ile zengin, dokunulmaz bir ruhban sınıfına dönüştürdü. Şii ruhbanın ayrıcalıklarını sınırlandırma girişimleri hep sonuçsuz kaldı. Adları Türk ama Fars özelliklerine sahip olmayı tercih eden, Safavi, Kacar hanedanlıklarından sonra İngilizlerin müdahalesi ile 1924’te başlayan Fars Pehlevi hanedanlığı dönemindeki Batılılaşma çabaları da, “Ulus Devlet” özelliklerini tahkim etmesine karşılık ruhbanın ayrıcalıklarını ortadan kaldıramadı.

1979 Devrimi ile birlikte artık Ruhban sınıfı, uzaktan Şahlığı denetleyen bir kurum olmaktan çıkarak doğrudan iktidarı kendi tekeline almayı başardı. Ruhban kendi iktidarını “velayet-i fakih” diye adlandırdı. Velayet-i fakih idaresi doğrudan bir ruhban idaresi, teokrasi olarak teşekkül etti. 1979 İran Anayasasına göre Rehber ya da velayet-i fakih denilen teokrasinin başındaki kişiyi, özel yetkili bir meclis ve ömür boyu olarak seçecekti. O meclis, seçimle oluşacaktı ama kimlerin aday olacağına ise rehber karar verecekti. Elbette muhalefet yoktu. Basın ise zaten ya doğrudan teokratik devletin ya da onun takdirini kazanmış olan kişilerin elinde olacaktı. Velayet-i Fakih aynı zamanda “gayb imamın da vekili” idi. Aslında yetkilerini ondan almaktaydı. Her ne kadar seçilmiş gibi yapılıyor idiyse de gerçekte, O’nu seçen gayb imamdı. Her şeye müdahale edecek yetkileri vardı ama kullandığı yetkiler nedeniyle sorumsuzdu. Günümüzde velayet-i fakih unvanlı Hamaney’in yetkileri, tarihteki şehinşahlardan ya da papanın yetkilerinden fazladır, az değildir.

İran’daki teokrasi idaresi, anayasal metinleriyle ve uygulamaları ile şahlık döneminden daha çok ulus devlet özelliğini tahkim etmiştir. Bunun yanında şahlık döneminden daha çok totaliter bir içeriğe sahiptir. Fars olmayan unsurlar azınlık haklarına sahip olmadıkları gibi Farsların haklarına da sahip değillerdir. Şahlık döneminde, Fras olmayanların, Arap, Beluç, Türk, Kürt gibi sorunları katlanarak günümüze kadar gelmiştir. Onların her türden temel haklarla ilgili talepleri, “fitne ve fesat çıkarmakla” suçlanarak sindirilmeye çalışılmaktadır.

İdari metinlerde “İslam Cumhuriyeti” deyiminin kullanıldığı Teokrasi döneminde, din özgürlüğü alanında şahlık zamanına göre asla bir iyileşme yaşanmamıştır. Temelde dini etkisizleştirmek, siyasi ve sosyal alandan çıkarmayı hedef olarak tayin eden laik devletlerde bile görülen din özgürlüğü, İran’da yoktur.

İran’da din özgürlüğünün nasıl bir kısıtlamaya baskıya maruz kaldığını cami örneği açıklayıcı olabilir. İran’da nüfusun ortalama % 20’sinin oluşturan Sünnilerin, başkent Tahran’da kendilerine ait bir tek camileri yoktur. Ancak bodrumlarda, yabancı ülkelerin büyükelçiliklerinin bahçelerindeki mescitlerde, namazlarını kılma hakları vardır. O mescitlerde ise hoperlo ile ezan okumaları yasaktır.

Buna karşılık kendisini anayasa metinlerinde “laik bir devlet” olarak gören Türkiye’de böyle bir kısıtlama söz konusu değildir. Şii Müslümanların olduğu hemen her şehirde, Bursa, Çorum, Iğdır, İstanbul, Kars, Manisa vb illerde camileri olduğu gibi, bu camilerde de kendi anlayışlarına göre hoperlo ile ezan okumaktadırlar. Türkiye’de İslam’a rağmen ve O’nun siyasi sosyal alandaki etkisini ortadan kaldırmak için uygulamaya konulan laikliğin bile kısıtlamadığı temel din özgürlüğünü, İran’daki teokratik ve totaliter yönetimde bulmak mümkün değildir.

Günümüz Türkiye’sindeki “laik devlet” yapısından pek çok toplum kesiminin şikâyeti vardır. Topluma rağmen ve onun beklentilerini yok sayarak bu yapı tesis edilmiştir. Ancak buna rağmen “Laik Türkiye” her bakımdan “Teokratik İran’dan” daha ileridir. Türkiye’de özgür seçimler yapılır. Özgür basın vardır. Özgür muhalefet vardır. Pek çok soruna ve şikâyete rağmen Türkiye Devleti, hukuk devleti özelliklerine sahiptir. Dışa açıktır. Çevresindeki ülkeler için sorun değil, çözüm ortağıdır.

Buna karşılık, İran, petrol ve doğal gaz kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkelerindendir. Ancak refah seviyesi bakımından Türkiye’nin çok gerisindedir. Özgür muhalefet olmadığı gibi İran’da muhalif olmak, “münafık ve vatan haini olmak” demektir. Doğrudan idam nedenidir. İran Anayasası devleti, bir Şii devleti ve seçilecek olan rehber ve Cumhurbaşkanını da Şii olması şartına bağlamıştır. Böylece mezhepçilik bir kurum halinde ve resmileşmiş durumdadır. Şii olmayan nüfus için elbette büyük bir kısıtlamadır. Teokrasi İran’ı özgürlüklerden mahrum ederek kısıtlamıştır. İçerde mezhep devleti olma özelliğini anayasa maddesi haline getiren İran, komşuları içinde iç savaş çıkarma, işgal etme, sınırlarını Akdeniz’den başlatmak gibi yayılmacı politikaları ile doğrudan bir tehdit ve sorun kaynağı haline gelmiştir.

Osmanlı Devleti’ne karşı rekabette, mezhebi bir unsur olarak kullanmak isteği ile Şiiliği zorla kabul ettirmeyi, devlet politikası haline getiren Şah İsmail’in, açtığı yolda İran’ın geldiği nokta burasıdır. Teokrasinin tutsağı haline gelmiştir. Teokrasi idaresi, komşu ülkelere saldırısı, işgalleri, sivil hedefleri vurması nedeniyle artık sadece İran’ın bir meselesi değil giderek bir insanlık sorunu halini almıştır.

İran’da hak ve özgürlüklere saygılı, komşulara saldırmayan, iç savaş çıkarmayan, sivil hedefleri vurmayan bir yönetimin olması bütün insanlık için bir kazanç olacaktır.

YORUM EKLE

banner19