Türkiye başkanlık sistemini ona borçludur

 

Yönetimler kendi taraftarları kadar muhaliflerinin da katkılarını taşır. Çünkü muhaliflerin yaptıkları hamleler yeni yönetimin gelmesini hızlandıran, kolaylaştıran ya da tak aksine yavaşlatan, zorlaştıran  etkiye sahip olur. Türkiye tarihinde de bu tezi doğrulayacak örnekler fazlası ile vardır. Türkiye’de demokrasi idaresinin başlaması ile birlikte seçilme umudunu kaybedenler 1961 askeri darbesi ile öyle bir vesayetçi yönetim tesis ettiler ki kaybettikleri her seçimin sonunda iktidarın değişmez ortağı oldular.

Anayasa Mahkemesi ve diğer yargı organları ile yürütmeyi ve yasamayı denetim altına aldıkları gibi ordunun doğrudan müdahaleleri veya tehditleri ile de toplumun her kesimine istedikleri ayarları verdiler. 1982 anayasası ile bir adım daha ileri atarak, cumhurbaşkanını her işe müdahale edecek geniş yetkilerle donatırken kullandığı yetkiler için de hesap vermek zorunda olmayan “sorumsuz” bir duruma getirdikler.

Bundan sonra ki adım ise kendi anlayışlarına göre davranacak birisini cumhurbaşkanı olarak seçtirmekti. Seçilen kişi ikircikli davranacak olursa özerk sayılan kurumlar marifetiyle cumhurbaşkanına ayar vermek gerekecekti.

Cumhurbaşkanlığını Kemalist kesim, “devlete ve ülkeye” sahip olmanın temsili bir makamı gibi görmüştür. Bu yüzden farklı anlayışta birisinin cumhurbaşkanı olarak seçilme ihtimali bile her zaman yüksek seviyeli bir krizin nedeni olmuştur. Bu krizin elbette çok örneği vardır ama son örneği Nisan 2007’de ki cumhurbaşkanlığının hiç yoktan bir krize dönüştürülmesi çabasıdır.

TBMM’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini üçüncü turda Ak Partinin gösterdiği adayın, Abdullah Gül’ün kazanacağı kesindir. Krizin işaretini Sabih Kanatoğlu diye kerameti kendinden menkul şahıs verdi. “Mecliste cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılabilmesi için mecliste 367 milletvekilinin hazır olmasının şart olduğunu” keşfedip ilan etti. CHP çevrelerinde birden bire Kanatoğlu tartışılmaz bir hukuku otoritesi oldu.

O tarihte mecliste Ak Parti, CHP ve ANAP’in grupları vardı. CHP ve ANAP toplantıya katılmayacağını açıklamıştı. Ak Partinin 330 milletvekili sayısı ise 367 için yeterli değildi. Kanatoğlu’nun işaret fişeği ile birlikte yapılacak bir seçimi Anayasa mahkemesinin iptal etmesi de kesindi.

Deniz Baykal ise CHP adına yaptığı açıklamada “Çankaya son kaledir, orası düşürülemez.” Meclisin yapacağı seçimle cumhurbaşkanı olacak kişi, son kaleyi yani Çankaya’yı düşürmüş sayılacaktı. Üstelik bu iddiayı da mecliste ana muhalefet partisi CHP’nin başkanı olan Deniz Baykal seslendirmişti. Çankaya’nın “millet iradesine karşı son kale olduğunu” duyurmuştu. Çünkü o döneme kadar seçilenler Çankaya köşkünde ikamet ederdi. Padişahlık kaldırıldığı için, saray padişahın yaşadığı yer olarak bilindiğinden, cumhurbaşkanlarının yaşadığı saraya bu yüzden saray demezler, köşk derlerdi. Yoksa Çankaya’da kendi çapında bir saraydı. Bir apartman dairesi değildi. Gerçi padişahlığı kaldırması ile övülen ilk cumhurbaşkanı sıkça İstanbul’a gider zamanını padişahlardan kalma saraylarda geçirirdi. Hatta öldüğünde bile Dolmabahçe sarayında ölmüştü. Ama yine de onun sarayda olduğu dönemlerde, saray, saray olmaktan çıkar, makul, meşru, mütevazi, şatafatsız bir yer sayılırdı.

27 Nisan 2007 krizinde ordunun da bir katkısının olması beklenirdi. Nitekim öyle oldu. Genel Kurmay internet sitesine konulan bildiride “sözde değil özde laik olan bir cumhurbaşkanı istenildiği” açıklandı. Elbette Genel Kurmayın isteği rast gele bir istek değil “emir” sayılırdı. Böylece vesayetçi kurumlar tek cephede “son kaleyi” “millet iradesine karşı” korumak için birleşmişti. Merkez medya dedikleri basın yayın ise çoktan topçu atışlarına başlamıştı.

Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliği yapıldı. Hemen erken seçime gidildi. Seçimden sonra ise Kanatoğlu’nun “367” icadı, Bahçeli’nin “meclis açıldığında biz orada olacağız ve kendi adayımıza oy vereceğiz” çıkışı ile aşıldı. Ekim ayında yapılan referandumda ise halk tarafından % 72 evet oyu ile bu değişiklik kabul edilmişti. Son kalenin son bekçisi A. Necdet Sezer ise görevini Abdullah Gül’e bırakırken tek isteği “bu referandumu iptal edin” diye olmuştu. Teslim edilmelidir ki Kanatoğlu’nun farkında olmadan başlattığı girişimin “başkanlığa” götüreceğini anlamıştı. Belki de sezer soyadının bir kere de olsa hakkını vermişti.

Şimdi “cumhurbaşkanlığı sistemi” diye adlandırılan anayasa değişikliği ile başkanlık sistemi için önemli ve geri dönülmez bir viraj daha geçilmiş olmaktadır. Başkanlık sistemi ise, Türkiye’de milli iradeye karşı kurulmuş vesayetçi düzeni aşmanın adı olacaktır. Millet egemenliğine karşı hiçbir yer “son kale” olmayacaktır. Milletin kaleleri, milletin rağmına ve millete karşı bir harekat, bir taarruz üssü olarak kullanılamayacaktır. Kendine güvenen siyaset meydanına çıkıp, seçimle boyun ölçüsünü milletten alacaktır. Meclis binasının etrafını tanklarla çevirerek, üzerinde savaş uçakları uçurarak Kemalizm takıntılı vesayetçi düzenin bekçileri millete yukarıdan bakma fırsatı bulamayacaklardır.

Bütün bu olumlu gelişmeleri ise kabul edelim ki bilmeden anlamadan tarihin akışını kavrayamadan Sabih Kanatoğlu yapmıştır. Gardiyanı olduğu vesayetçi düzenin tasfiyesi için bir evrenin başlamasını sağlamıştır. Başkanlık sisteminin gelmesinde en büyük pay bu yüzden Kanatoğlu ve yoldaşlarının olmuştur. Türkiye başkanlık sistemini Kanatoğlu’na borçludur.

 
YORUM EKLE

banner19

banner8