Yalanın kurumsallaşması

Altmış yaşını geride bırakmış, akademik unvan sahibi, bilmem kaç tane torun görmüş olanların laiklik tanımı için hala ilkokul seviyesinde ezberledikleri, “din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması” cümlesinde kalmaları kendileri için ne büyük kayıptır. Kendilerine göre bu tanımı CHP Genel Başkanı Kemal Paşa yapmış ve anayasaya yazdırmış. Aynı Kemal Paşa döneminde din eğitimi yasak, hacca gitmek yasak, dinle ilgili gazete, kitap yayınlamak yasak, Allahü ekber demek yasak, çocuklara Kur’an öğretmek yasak. Bütün bu yasakları yalnızca Kemal Paşa istediği için devlet yapmıştır. Devlet bunları yaparken, “din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılmış olduğuna” herkesin inanmasını bekliyorlar.
Bütün bu yasakları yaşamış olan bir topluma, “laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür” demek, hapishanedeki insana, aslında sen hapishanede değilsin, özgürsün demekten başka bir şey değildir. Türkiye’de laiklik, doğrudan İslam’a baskı yapmanın, İslam’ı günlük hayattan tasfiye etmenin adıdır.
Laiklik yolunda seyrü sülüklerini sürdürenler, “yönetenlerin yönetme yetkisini tanrısal olmayan bir kaynaktan, milletten aldıklarını” öğrenmişler. İlkokulda hayata yalan ile başlayanların sonraki bilgilerinin doğru bir içerikte olmasını beklemek de hayaldir. İslam’ı, Müslümanları mutlak şekilde oryantalistlerin gözlüğünden görmeye devam ediyorlar. Müslüman toplumun başındaki yöneticiyi papa gibi görüyorlar. Papa yetkisini Tanrı’dan almış, Tanrı’nın vekili olmak iddiasındadır. Katolik Hıristiyan olmak için herkes bu inancı benimsemek zorundadır. İslam dünyasında eğer Şii anlayış bir kenara bırakılırsa, yetkisini doğrudan Tanrı’dan alan, Tanrı’nın vekili olan var mı? Yoktur. Tarihte de olmamıştır. O halde laiklik tanımı için bu müptezel yorumu tekrarlamanın bir ciddiyeti olabilir mi? İslam ile Katolik Hıristiyanlığın farkını anlayamadan bu dünyadan göçüp gidiyorlar.
Hiçbir hanedanlık ortaya çıktığında, kurulurken yönetme yetkisini Tanrı’dan aldığını iddia etmemiştir. Türkler ve diğer Müslüman topluluklarda böyle bir iddiayı kabullenmiş değildir. Batıda olduğu gibi hanedan çevresinin gücüne dayanarak kurduğu hegemonyayı fırsat buldukça genişletmiştir. Kemal Paşa yönetme yetkisini Tanrı yerine milletten mi almıştır? Seçim mi yapmıştır? Devrim dedikleri işleri için referandum mu yapmıştır? Kemal Paşa’nın yetkilerinde bir sınır var mıdır? Yaptıkları için hesap vermiş midir? Bu özellikleriyle Kemal Paşa idaresi ne zaman, nasıl demokratik olmuştur?
Sınıflı toplum olan Batı’da, Kilise/Ruhban egemenliğine karşı Burjuvazinin mücadeleleri sonunda laiklik ortaya çıkmış, kilisenin/ruhban yetkileri sınırlandırılarak diğer sınıflarla paylaşılmıştır. Müslümanların arasında ne kilise benzeri bir kurum ne de ruhban benzeri bir sınıf tarihte hiç olmamıştır. Batı’da sınıf mücadelesi ve kilisenin baskısına karşı diğer sınıfların itirazı haklı olabilir, kilisenin yetkilerinin sınırlandırılması gerekli olabilir. Ancak Batı’daki bu tarihi mirası İslam dünyasına taşıma çabası önce kör bir Batı taklitçiliğidir sonra cehaletin tecellisidir.
Türkiye yüzyıl öncesinin şartlarında değildir. Gelişmiştir, değişmiştir. Yüzyıl önce korkutulan, sindirilen, heykellerle laiklik adına kurulan bir koku idaresinin devam etmesi mümkün değildir. Laikliği demokrasinin temel şartı bilenler, yüzyıldan beri her şey laiklik adına yapıldığı halde, laiklik için bir referandum yapılmasını isteme yürekliliğine sahip değillerdir. Kemal Paşa’nın ölümünden sonra “sinsice laiklik ilkesinin kemirilip aşındırıldığı” gibi kaba, saldırgan, saygısız ifadeler arızalı bir anlayışın sonucudur. Kemal Paşa’nın yaptıkları kutsal olmadığı gibi bu toplumda onun söylediklerini kıyamete kadar tekrarlamaya mecbur değildir. İsteyen tekrarlayabileceği gibi istemeyen de reddetme hakkına sahiptir. Türk halkını Kemal Paşa’nın özel mülkü gibi görerek madem o böyle demiştir o halde herkes bunu böyle kabul etmeye mecburdur gibi ısrarlar, telkinler psikolojik bir sorundan başka bir şey değildir.
Sömürgecilerin etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıkları, aidiyetleri kullanmaya heveslendiği iddiası bir akıl tutulmasıdır. İnsanlar istese de istemese de bir etnisitenin içinde doğarlar. O etnisiteye karşı bir aidiyetlerinin olması da kaçınılmazdır. Her ne kadar din/mezhep seçimi bilgiye dayalı bir karar olsa da fiili durum onlarda içinde olunan sosyal yapının sonucu olarak insanlar bir dinin/mezhebin bağlısı olmaktadırlar. Bunun tersi örnekler çok azdır ve istisna düzeyindedir. Sömürgecilerin kullanma, istismar etme ihtimali var diye insanların kendi dinlerinden, ırklarından mezheplerinden vazgeçmelerini beklemek akıl dışı bir taleptir. Kemalizm akıl dışı, bir hayal aleminde oluştuğu için toplum tasavvuru da aklın sınırlarının çok ötesindedir.
Sömürgecilere karşı yürütülen bağımsızlık mücadelesinin temeli de dindir. Türkiye’de, Afganistan’da, Cezayir’de, Tunus’ta vb yerlerde bağımsızlık mücadelesinin ilham kaynağı İslam değil midir? Adı geçen ülkelerin bağımsızlık savaşçıları, mücadeleleri için İslam’dan güç ve ilham almış değiller midir? Bu ülkelerde İslam’a bağlılık, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini güçlendirdiği gibi sömürgecilerin işlerini de zorlaştırmıştır. Sömürgeciler kendi işlerini zorlaştıracak, düşmanlarını kuvvetlendirecek İslam’a bağlılığı isterler mi? İstemezler. Ancak kemalizm, insanları böyle takıntılı hale getirmektedir. Milli Mücadelenin herhangi bir safhasında “laiklik” var mıdır? Yoktur. İslamiyet vardır, halifelik vardır. İslamiyet ve halifelik vurgusu ile iktidar devşirenlerin sonradan bu iki kurumu tasfiye etmeleri de sömürgecilerin istekleridir. Sömürgecilerin isteklerini yerine getirenlerin sonradan sömürgecilere karşı mücadele etmiş gibi takdim edilmeleri de yalanı kurumsallaştırmadır.
 

YORUM EKLE

banner19

banner24