Aileyi yaşat ki millet yaşasın

“Hem millet hem de aile bireysel ölümlülüğün verdiği ezaya getirilen kolektif çözümlerdir. îkisi de benzer bir mesaj verirler: Ne kadar kısa olursa olsun, hayatım, benden (ve benim gibi bütün diğer bireylerden) daha büyük olan, benden önce gelen ve ne kadar uzun yaşarsam yaşayayım ben ömrümü tamamladıktan sonra da sürecek bir varlığın kalıcılığına az da olsa katkıda bulunmuşsa, boş ya da anlamsız geçmemiş demektir; ölümlü hayata ölümsüz bir rol bahşeden şey, işte bu katkıdır. Bu mesaj bir kere iletildikten sonra, “ben öldükten sonra ne olur?” sorusu kulağa eskisi kadar meşum gelmez: Ben öleceğim, ama milletim, ailem sürecek; kısmen de payıma düşeni yaptığım için sürecek. Ölümlülüğümü elimi bile kıpırdatmadan kabullenmek yerine, onun üzerine çıkmak için bir şey (iş olsun beri gelsin kabilinden bir şey değil, gerçekten önemli bir şey) yaptım. Kendi bireysel ölümlülüğümü bir kolektif ölümsüzlük aracı haline getirdim. Öldüğümde ardımda bir şey bırakacağım ve bu şey de benim gelip geçici varoluşumdan daha büyük ve daha önemli bir şeyin hayatta kalması (kim bilir belki de gerçekten sonsuza kadar sürmesi) olacak.“ (ZYGMUNT BAUMAN SİYASET ARAYIŞI 1. BASIM: 2000) Bu kitap insanların, toplumların kendilerinin ne olduklarını anlama yönünde yaptıkları arayışları anlatmaya çalışan bir eser. Başlangıçta tek başına çıktığı yolculukta daha sonraları farklı şekillerde sosyalleşerek aile, din, dil, etnik temelli guruplar oluşturarak birlikte yaşayabilme olgunluğuna erişen ama bu olgunluğa eriştikten sonrada daha değişik açmazların içerisinde kendisini bulan bizlerin karmaşık öyküsünü çok sade bir şekilde işlemiş. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı dönemlerde, farklı sıra ile de olsa hemen hemen aynı etkilere maruz kalan bütün toplumlar için dönem farklılıkları dışında benzer sorun alanları bulmamız mümkün. Bizden önceki nesiller gaz lambasını, akıllı telefonu aynı kuşak içerisinde görüp yaşadıkları için bu tarz şokların tahlilini yapmaya şaşkınlıktan fırsat bulamadılar. Bizim kuşağımız nispeten daha yumuşak bir şok dalgası ile hemen uyum sağlayarak, yadırgasa da şaşırmadan öğrendiklerini tatbik etmeye başladı. Bizden sonraki nesiller ise şaşırma, hayret etme, yadırgama gibi duygu durumlarının hiç birisini yaşamayacak. Onlar içerisine doğdukları bu dünyayı doğuştan hakları olan, zaten en başından beri bu şekilde kendi gördükleri gibi süre gelen, kendileri için hazırlanmış bir yer olarak kabul edip ona göre davranacaklar. Biz ve bizden önceki nesiller gibi her hangi bir büyük değişime şahit olmadıkları için bence geçmiş ile gelecek arasındaki tamamlayıcı, birbirini ayakta tutan bağları ve bunların geleceği nasıl bu günden şekillendirebileceğini gözlemleme şansları olmayacak. Aile, millet, devlet, vatan, ülke, sınır gibi kavramlar ortaya çıkış anlarından itibaren çeşitli evreler geçirerek bu günkü haline kavuştu. Bu kavramların pek çoğu belki dönüşerek, genişleyip, daralıp büyüyerek ya da küçülerek yolculuklarına devam edecekler bence ve bazılarının iddia ettiği gibi tamamen ortadan kalkıp yok olmaları diye bir şey söz konusu olmayacak. Teknolojinin geldiği noktada özellikle gençler için pek çok kavram sorgulanıp yargılanmaya ve şiddetli bir kararla yok sayılıp ret edilmeye başlandı. Tüketim alışkanlıklarından dini tercihlere kadar, cinsiyet bunalımlarından teknoloji bağımlılığının, şiddet eğiliminin artmasına kadar, anti depresan kullanımının artmasından boşanma ya da hiç evlenmeme oranlarının artmasına kadar pek çok bizi korkutan istatistiklerin arka planında işte bu yok sayma, yargılama, ret etme duygusu yatıyor. Çocuklarımızın içinde yaşamış oldukları ruh halini ve dönemsel kriz alanlarını anlamaya gayret etmeden toptancı bir şekilde kendi kabullerimizin yegâne doğrular olduğunu düşünüp onları da aynı kabulleri onaylamaları için yönlendirdiğimiz adresler kafalarındaki sorulara cevap veremeyince aradığını bulamamanın faturası bizim hatalı tutumlarımıza değil geleneksel değerlerimize ve inanç temellerimize kesiliyor maalesef. Bu yüzden öncesinde merak ve arayışla sorgulayan gençler o saatten sonra yok saymaya ve mahkûm etmeye odaklanıyorlar. Çocukları, gençleri tenkit edip eleştirerek sadece olumsuz yönlerini konuşup, tartışmaya açıp iç çekmek kolaycılığı hepimiz için en basit ve konforlu bir pozisyon gibi geliyor elbette. Kültürel aktarımın en önemli taşıyıcısı olan aile, millet, inanç ritüelleri kendi hayatını anlamlandıramamış, ben kimim? Sorusuna tatminkâr bir cevap arayacağım diye oradan oraya savrulma tehlikesi yaşayan gençler için pek manasız şu aşamada. Kültür, sanat, eğitim, gençlik, spor, ekonomi politikaları, uluslar arası ilişkiler gibi pek çok konu başlığında ülkece verdiğimiz uğraşı gençlere anlatmakta zorlandığımızı his ediyoruz zaman zaman. Geleneksel olarak aile, millet sıralaması ile özelden genele doğru genişleyen aidiyet zincirimiz bizi bu tanımlar içerisinde yer alan birlikteliklerimize bağlı kalmaya sevk ediyor doğal olarak. Bu bağlılıklara kendimizi ait his ettiğimiz zamanda ortak sevinç, hüzün, gurur, başarı, utanç durumlarının tesirinde kalıyoruz. Fedakârlıkta bulunmak, yorulmak, zaman harcamak, mecbur olmadığımız halde elimizi taşın altına koymak hevesimiz hep bu aidiyet hissimizin tezahürleri aslında. Ödül, ceza yönteminden bağımsız olarak çevreyi temiz tutmaktan, toplu taşımada yaşlıya yer vermekten tutunda en sıradan ya da en karmaşık alışkanlıklarımızın temelinde yatan dürtü ait olduğumuzu his ettiğimiz yere, kişiye, ülkeye, millete, aileye duyduğumuz koruma isteğinden başka bir şey değil bana göre. Kendimizi ait his ettiğimiz değerler derinleşip büyüdükçe hislerimizin tezahürü olan eylemlerimizin manası, boyutu da aynı oranda yücelip ulvileşir. Kitaplarda okuduğumuzda, güncel hadiselerle yaşayarak gördüğümüzde vatan millet Sakarya diyerek hafife alıp alay edilen tarihimizin, günümüzün en şerefli olay ve şahıslarının ortaya çıkmasının yegâne sebebi de işte bu ruh halinin maksimize olmasından ibarettir. Belli bir yaş aralığı için kulağa son derece havalı, nefse son derece cazip gelen aile ve millet gerçeğini hayatın dışına iten sosyal yapıların bencilliği, egoizmi, hedonizmi, nihilizmi ve en sonunda anarşizmi doğurarak hepimizi topyekûn kolektif bir güvensizlik sarmalına sürüklemeye muktedir olabileceği fikri bana hiç uzak gelmese de beklentiyi çok yüksek tutmadan, gençleri mümkün olduğu kadar yapmaları gerekenlerle değil yapmamaları gerekenlerle rol model olarak manalı bir bütünün parçaları olduklarına inandırmak bizim elimizde. Bunun ilk adımı da ideolojik olarak gençlerin omuzlarına taşıyamayacaklarından fazlasını, ütopik, afaki, farazi, marazi beklentileri yüklemeye çalışmadan önce aile olamayanların millet olamayacaklarını öğretmeye çalışmakla işe başlamaktır.

 

İlginizi Çekebilir

Bursa organ bağışında zirvede

Organ bağışında liderliği 8 yıldır elinde bulunduran Bursa bölgesinin bu başarısında emeği geçenler ödüllendirildi. Bursa ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir