CÜBBELİ TC.

 

 

Osmanlı’nın son döneminin ‘İslami Yenilikçiler’i yapmaya çalıştıklarının tecdid olduğunu söyleseler de  karşıtlarınca Modernist ya da Reformcu olarak nitelendirilmişlerdir. Bu insanlar İslam dininin ‘terakki’ye engel olmadığını, ancak mevcut hali ile de bugünün insanlarına hitap etmediğini, özüne yabancılaştığını, yaşanan haliyle ‘Gerçek İslam’ olmadığını… dillendirmişler ve çözüm olarak ta ‘İslamın asrın idrakine yeniden söyletilmesi’ gerektiğini savunmuşlardır.  Bu insanlar ’İslam dünyasının yeniden uyanışı, birleşmesi, batının bilim ve fennîni alması ve sahih kaynaklara dönerek tefrikadan kurtulmasını temel öneriler olarak sunmuşlardır.
Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Mehmet Akif, Musa Carullah, Ziya Paşa… gibi Alim ve Aydınlar ve öncesinde İkbal, Şah Veliyyullah.. vs yazmışlar, çizmişler, konuşmuşlar, dolaşmışlar, gazeteler, dergiler, kitaplar, tefsirler çıkarmışlardır.  Müslümanları mezhepçilikten bölünmüşlükten, geri kalmışlıktan, hurafelerden, batıl inançlardan, salaşlıktan… vs kurtarmanın ve sahih bir ‘İslam’ ortaya koymanın yolunu aramışlardır.

25 kadar yıl önce Türkçeye de çevrilen ‘Urvetül Vüska’ dergilerinden okuduğum kadarı ile de Müslümanların tefrika’dan kurtulup, İslamın sahih kaynaklarına dönüp ‘Allah’ın birleştirici İpine sarılmaları ve ‘Kardeş’ olmaları düşüncesini işlemişlerdir. Mehmet Akif Ersoy da Safahat’ında Müslümanlar arasındaki tefrikanın ve ırkçılık fitnesinin ne menem bir fitne olduğunu sıklıkla vurgulamıştır. Bizim yaşlarımızdaki Müslümanların gençliği bunları okumakla geçmiştir.

Kendilerinin ‘Tecdid’ ya da ‘Öze dönüş’ olarak tanımladıkları, karşıtlarının ise ‘Dinde Reform’ ‘Modernizm’ olarak itham ettikleri bu ‘Hareket’ /‘Söylem’in Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki akibetini sorgulamak niyetindeyim. (Bu hareketin iyi mi kötü mü, doğru mu yanlış mı olduğunu, Dinde reforma/ tecdide gerek olup olmadığını konu dışı bırakıyorum)

Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesi ‘devrimcilik’i ilke olarak benimseyen, toplumu tepeden tırnağa değiştirmeye, muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmaya, modernleştirmeye çalışan ve bunu zorlayıcı bir yöntemle yapan  bir iradeydi. Bu durumda bu iradenin islami modernistler/ reformcular ile kesişmesi/ örtüşmesi beklenirdi. Ancak her alanda devrimci olan TC’ nin kurucu iradesi bu konuda reformcuların şiddetle eleştirdikleri geleneksel sünni akideyi kurumsallaştırdıklarını görmekteyiz. Hilafetin kaldırılması, Ezanın Türkçe okunması, medreselerin kapatılması gibi adımların İslami modernistlerin bekledikleri ve istedikleri adımlar olduğunu söylemek mümkün değildir.

Dini yaşamın sünni alimler üzerinden Diyanete ihale edilmesi, Kur’an’ın bir sünni alime sünni akideye uygun olarak tefsir ettirilmesi TC’nin kurucu aklının dinde tecdid/reform yapmak isteyen modernistlerin istemediği ve beklemediği gerici bir adımdır. Bu adım şiddetle eleştirdikleri geleneksel sünni İslam anlayışına can suyu gibi gelmiştir.

TC’nin pozitivist/sekülarist aklı nasıl olur da ‘Köhne’ olarak tabir ettikleri bu akideyi devlet eliyle resmileştirmiş/ kurumsallaştırmış ve adeta yeniden diriltmiştir? Bunu yapmasındaki amaç ne olabilir?

Bunun bir çok sebebi olabilir. Ben iki sebep üzerinde duracağım:

1. Asrın idrakine söyletilecek bir İslamın yeniden dirilişi, dinin referans alınabilir bir yaşam kılavuzu olması anlamına gelebileceği düşünülmüştür. Halbuki kurucu seküler akıl dinsel olan her şeyi yaşamdan dışlamayı istiyordu. Bunu ya dindar halkı karşısına alma pahasına dini tamamen dışlayarak, ya da dini uyku moduna alarak yapacaktı. Halka: “kıl nemazun tut orucun kes kurbanın yat uyu” denilmiş, din yaşamın ve devlet yönetiminin dışına çıkarılmıştır. Bunu yaparken bir yandan da dinin  kendi ifadeleri ile ‘köhne’ olmaklığı muhafaza edilmiştir. Bir yandan da devlet vatandaşa bedava dini hizmet vererek meşruiyet devşirmiş oldu.

2. İslami tecdidi savunan modernistlerin söylemlerinin ‘sahih bir islama dönüş’ ten daha önemli çağrısı ‘İslami Vahdet’ çağrısıdır. Müminlerin kardeş olduğu, Ulusçuluğun fitne olduğu, Ümmetin toptan ve kardeşçe silkinmesi gerektiği. .. gibi o günün küresel aktörleri açısından son derece tehlikeli söylemlerdir. O günün egemenlerinin TC’ye biçtikleri, ‘Osmanlının bölgesel ve küresel tüm iddialarından ferağat etme’ misyonu ile çelişen söylemlerdir. Hilafetin kaldırılması, ezanın Türkçeleştirilmesi, alfabenin değiştirilmesi gibi uygulamalar da kurulan bu yeni ulus devletin diğer İslam ülkelerinden kopartılması / uzaklaştırılmasına dönük uygulamalardır.

 

Ezcümle:

TC’ nin kurucu seküler iradesinin derdi ile ile islami yenilikçilerin derdi aynı değildi. Birinciler bağcıyı uyutma telaşında iken ikinciler bağı kurtarma ve üzüm yeme derdindeydiler.  Geldiğimiz noktada bir değerlendirme yapacak olursak şunu söylemek mümkün olabilir:

Vitrinde Cübbeli gibileri ilgililere uyur numarası yaparken mutfakta İslam birliği pişirmeye devam ediyoruz.

Aman sabahlar olmasın.

İlginizi Çekebilir

Aileyi yaşat ki millet yaşasın

“Hem millet hem de aile bireysel ölümlülüğün verdiği ezaya getirilen kolektif çözümlerdir. îkisi de benzer ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir