Zor zamanda susmak

“Hiçbir konuda görüş beyan etmeyen, şark kurnazlığıyla zor zamanda konuşmamayı ‘akademik ağırbaşlılık/olgunluk’ olarak yutturmaya çalışan, gerçek anlamda hayatında hiçbir uluslararası toplantıya katılmayan, risk almayı göze alamayan, otantik bir ‘Öteki’ ile yüzleşmeye cesaret edemeyen, yazdıklarını kendisi dahil hiç kimsenin görmek istemediği bir akademisyen tipi en makbul ve eşeğini en sağlam kazığa bağlamış akademisyendir. Böyle bir akademisyen ve onun yetiştireceği öğrencler her dönemde güvendedir, makbuldür; fakat bana sorarsanız yok hükmündedir.”

Yukarıdaki satırlar Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi alanında Doçent olan kıymetli dostum Kemal Ataman’a aittir. Bu satırları okuyunca biraz gerilere gittim. Oradan da artık ikrah ettiğim bugünlerin ‘Sosyal Medya Molla Kasımları’na geldim.

1990’ların ilk dönemlerinde okullarda okutacağımız ders kitaplarını biz seçiyorduk. Bizim ilahiyat hocaları da Din K. kitabı yazmışlardı. Bursa’da görevli öğretmenler olarak bizlere hem kitap tanıtımı yapmak ve hem de tanışmak/hasbihal etmek için toplantılar düzenleniyordu. Biz de katılıyor ve hem sorunlarımız hem de tanıtımı yapılan kitaplar hakkında düşüncelerimizi/ beklentilerimizi/ eleştirilerimizi dillendiriyorduk. O toplantılardan birinde söz alı0p bir örnek üzerinden şunu sormuştum:

“Hocalarım x kitabında Kur’an’daki ayetlerin sayısını 6666 olarak yazmışsınız. Oysa ki bu sayı doğru değil. Yarın biri çıkıp sayar da ‘nereye gitti bu 400 küsür ayet’ derse, ne yapacağız?”

Hocalarım, ‘galat’ı meşhurun fasihten evla olduğu’ gerçeğinden hareketle bunu açıklayıp kafa karıştırmanın gereksiz olduğunu söyleyip geçtiler.

Aradan birkaç yıl geçmişti... Refahyol dönemi ya da sonrası... İnsan haklarından sorumlu bakan Azimet Köylüoğlu meclis genel kurulunda yaptığı bir konuşmada ‘Kur’an ayetlerinin 400 küsür tanesinin kayıp olduğunu, bu ayetlerin ehl-i beyt hakkında olma ihtimalinin olduğunu, Sünni ulemanın Kur’an’ıbozduğunu...’iddia etmişti. Dönemin RP ya da FP meclis başkan vekili hitabet ustası Yasin Hatipoğlu söz alarak, Köylüoğlu’nu sayı saymayı bilmemekle suçlamış ve sözde ağzının payını vermişti.

Köylüoğlu ise meydan okumaya devam ediyor ve ‘gelin beraber sayalım ’diyordu. Tartışma günlerce sürmüş ve Yeni Şafak gazetesi Ankara bürosu bakan ile röportaj yapmıştı. Muhabir Köylüoğlu’na, ‘Bakanım, besmeleleri saydınız mı’ gibi sorular soruyor, ama sayı bir türlü tutturulamıyordu.

Günler sonra aslında Kur’an’da 6666 ayetin olmadığı ve 6666 sayısının kaynağı konusundaki açıklaması ilgili mercilerden geldi ama galat-ı meşhuru iddialı bir şekilde savunan cehalet te kabak gibi ortaya çıkmıştı.Neyse ki bugünlerde din kitaplarında Kur’an’daki ayet sayısı, ‘yaklaşık olarak 6666’dır’ şeklinde yazılmaktadır.

Bizim dönemlerde ilahiyat fakültesinde Kelam dersi hocamızın hazırladığı kitaptan konu işliyorduk. Şefaat konusunu işlemiştik bir dersimizde. Kitapta ehl-i sünnetin görüşü delilleriyledetaylı olarak anlatılmışken, Mutezile’nin görüşü sadece ‘Mutezile ekolü bazı akli ve nakli delillere dayanarak şefaati inkar etmiştir’ miktarınca verilmişti. Hocamıza, ‘hangi akli ve nakli deliller ’diye sorduğumda

çok sevinerek anlatmıştı delilleri. Ders çıkışında, ‘bu delilleri kitabınıza neden koymadınız. Burası üniversite, her şeyi tüm yönleriyle bilmemiz gerekmez mi’ diye sorduğumda hocamızın bu konuları tüm yönleri ile konuşabilmek için bizim sorularımızdan medet umduğunu tespit etmiştim. Çok soru sormak ta beni ‘parazit’ durumuna düşürüyordu. Konuların klasik bilinen kalıplar dışında konuşulmasından ciddi bir şekilde rahatsız olan baskı grupları vardı. Hatta okula başladığımızda akredite olmayan hocalar hakkında da bilgilendirilmiştik. Sonra fark etmiştik ki, akredite olanların hiçbiri aslında hiçbir şey söylemeyenlerdi. Ne öğrendiysek öbürlerinden öğrenmiştik.

Yukarıda verdiğim örnekler belki çok kritik ve hayati konular değil tabii ki. Ancak, hayati ve zor konulardaki geri duruş ve şark kurnazlığı vahim boyutlardadır. Söylenmesi gerekenleri söylemesi gerekenler söylemediğinde boşluğu dolduranların söylediklerinin faturasını hep birlikte ödüyoruz.

Yerinde ve zamanında söylenmiş güzel/ doğru sözün köklerinin toprakta, dallarının da semada ve mutlaka meyve vereceği bilinciyle konuşmalıyız.

“...Ağlamadan, dillerimiz dolaşmadan,

yumruğumuz çözülmeden gecenin karşısında..”
YORUM EKLE

banner19

banner8